Harman Zamanı - Ofis Çiftçinin Kara Gün Dostudur / Fahri Alpyürür

Yazan: Fahri Alpyürür -HARMAN ZAMANI / OFİS ÇİFTÇİNİN KARA GÜN DOSTUDUR
Advert

ÖYKÜ - 17-07-2024 00:21

HARMAN ZAMANI / OFİS ÇİFTÇİNİN KARA GÜN DOSTUDUR

Buraya geldiğim günden beri, her sabah gözlerimi açtığımda, bu yazıyı görüyorum. Gri bir duvar üzerine, kalın ve siyah harflerle yazılmış büyükçe bir yazı… Güneş, öğlen vakti yükselince, bu yazıyı aydınlatıyor iyice. O sırada işçiler gün ortası paydosunda oluyorlar. Bir de personeller var tabii… Onlar, işçilerin içinde kolaylıkla ayırt edilebiliyorlar. Kravatlılar ve Maltepe içiyorlar. İşçiler ise Bafra içiyor. Bazıları gömlek ceplerinde bazıları da çoraplarında saklıyor sigara paketlerini. Genellikle tabaka kullanıyorlar. Ben, işçilerin içinde dolaşmayı daha çok seviyorum. Kimi beni görünce oturup dertleşmeye başlıyor kimi hissettirmeden uzaklaşıyor. Sanırım benden çekiniyorlar.

Günde kırka yakın kamyon geliyor ofise. Malûm, harman zamanı… Buğday alıyoruz bugünlerde. Devasa kantarlarvar ofisingeniş bahçesinde. Kamyonlar ilk olarak bu kantarlarda tartılıyor, sonra darasıtartıdan düşülüyor. Böylece buğdayın ağırlığı bulunuyor. Kamyonlar sabahtan geliyor, sıra gittikçe uzuyor… Kimi belki bir saatte görüyor işini, kimi üç saatte bitirirse şanslı sayıyor kendini. Uzun uğraş…

“Mola!” diyor biri.

Diğeri hemen çayhaneye seğirtiyor. “Çay?” diye soruyor ötekine.

“Bu sıcakta mı?” diyor beriki.

Öbürü gülüyor, “Asıl sıcakta içilir bu,” diyor, “harareti alır.”

Çayla birer sigara yakıyorlar. Bir köşede bu koşuşturmayı izlerken fark ediyorum, köylü Bafra içiyor. Bazıları ağızlık kullanıyor.

***

Öğleden sonra, üç numaralı kantarın önünde bir kalabalık oldu. Yanlarına yaklaştım. Küçük bir sıra tartışmasıydı. İki adamsa, kalabalığın kenarında durmuş konuşuyorlardı. Genç olan soruyordu.; “İrfan Dayı, senin traktör bozulmuş diye duydum, yaptırabildin mi?”

Yaşlı adam yakınan bir sesle cevapladı; “Yok evladım, ne mümkün! Allah yüzümüze baktı da harman zamanı bitmeye yakın bozuldu. Yoksa vallahi kalırdı bu ekin tarlada.”

Eliyle kantarın üzerinde duran kamyonu göstererek devam etti; “Şimdi güzel bir fiyat verirlerse buna, traktörü yaptıracağım. Masraflarda var, tohumu, ilacı, suyu… Oğlan askerde, ona da bir şeyler göndermek gerek. Kalanıyla da geçineceğiz işte, Allah kerim.”

Genç adam elindeki çay bardağını bırakabileceği ücra bir köşe aranırken konuştu.; “Hayırlısı olsun dayıcığım, sıkma canını. Hem bu sene fiyatlar yükselmiş diyorlar.”

Sıcaktan bunalıp kravatını gevşeten tartı memuru, buğdayın fiyatını, elindeki hesap makinesine yaptığı birkaç dokunuştan sonra buldu ve sigarasını silkerek bu konuşmayı böldü; “Dayı, senin hesap tamam, dört bin beş yüz lira ediyor burası.”

O esnada gölgeye geçerken tartı memuruyla bakıştım. Gözlerini yaşlı adamdan kaçırırken bana yakalanmıştı. Bir tuhaftı bakışları. Yaşlı adam konuştu; “Şimdi on dört bin beş yüz lira mı ediyor, bu kadar ekin?”

Tartı memuru gözlerini benden alıp pişkin bir ifadeyle cevap verdi; “He ya, on beş bin veren yer biliyorsan söyle de bu kadar kişi sırada beklemesin.”

Etraftakiler gülüştü. Bir terslik olduğunu fark eden genç adam yanaşıp; “Hayırdır dayı,” dedi; “Bir terslik mi var?”

Yaşlı adam cevap vermeden tartı memuruyla konuşmaya devam etti; “Yanlışın var kardeşim, az tuttu bu.”

“Hesap böyle.” dedi tartı memuru; “Hatta bu kadar zahmet çektin diye yüz lira fazladan yazdım”. 

Yaşlı adam inanmadı. Yüzü yumuşamadı. Kaşlarını kaldırıp verilen çeki iç cebine koydu; “Al madem,” dedi; “Sizden başka kime satacağız ki zaten.”

Arkasını dönüp giderken küfretti bir süre; “Ne derseniz?” dedi herkesin duyabileceği bir sesle; “Nasıl olsa buranın marabası biziz, ağası sizsiniz.”

***

Akşam oldu…

Alımlar bitmişti bugün. Şimdi birkaç hesap kitap işi görülecekti. Sonra alınan buğdayların bir kısmı un fabrikasına bir kısmı da silolara gönderilecekti. Neredeyse iki haftadır her gün köylüler gidip geliyordu ofise. Onlarla vakit geçirmek hoş oluyordu. Anlıyorlardı hâlimden. Dertleşiyorduk. Yemeklerine bile davet ediyorlardı. Şimdi ise yine, nizamiyedeki bu küçük bekçi odasında, bu somurtkanlarla baş başa kalmıştım. Hepsi dedikoducu, işgüzar ve küfürbazdı. Sadecebekçi Gündüz’ü ayrı tutarım bunlardan. Ortamdaki sohbetin tadı kaçtığında pos bıyıklarını kaşıyarak dışarı atar o kendini. Bazen çıkıp beraber dolaşırız arka bahçeyi. Yeni geldiğim için bana pek iş vermez. El fenerini açıp ambarlara, silolara ve bürolara bakarız, kim var kim yok diye. Onunla iyi anlaşıyoruz. Sadece ofise yeni gelen müdür üç gecedir bozuyor keyfimizi. Kendi sıcacık lojmanında otururken telsizi eline alıp başlıyor emirlerini sıralamaya; “Ambarların oradan bir ses geldi, gidin bakın!”

Gündüz, telsizin mandalına basıp okkalı sesiyle bir “Emredersiniz müdürüm!” çektikten sonra, başlıyor sövmeye.

Bu akşam da benzer bir emir duyduk telsizden. Gündüz; “Hay ambarının…” diye başlayıp söylene söylene, yalnız başına çıkıp gitti ambarların oraya doğru. Kalanlar çay içiyordu. Kulak kabarttım sohbetlerine istemsizce.

“Bugün o tartı memurunun yaptığını gördün mü?”

“O yaşlı adamla tartışmasını diyorsun değil mi, gördüm. Yazık adama be! Traktörü bozulmuş zaten o bir masraf, oğlu askerde, getirdiği buğday da pek bir şey etmedi bugün.”

“Benim aklım pek ermez bu işlere ama bana da az para aldı gibi geldi. Hem kamyon tepeleme doluydu hem de bu sene fiyatların arttığını herkes biliyor. Bir katakulli döndü ama anlamadım.”

“Yok canım, hesap belli mizan belli. Bu köylüler biraz da açgözlüdür bakma, ne koparsam kâr diye mi düşündü acaba?”

“Sanmam, temiz bir adama benziyordu.”

“Sanma sen, ben çok gördüm böylelerini…”

***

Sakin bir öğlen paydosuydu. Yemeklerini yemiş olanlar üçlü beşli kümelenmiş sohbet ediyordu. Bense yine işçilerin arasındaydım. Duvar dibinde konuşan birkaç kişi çekti dikkatimi. Şişman olan ambar amiriydi, Ferhat’tı adı. Dişlerinin arasına bir kürdan sıkıştırmış olan ise tartı memuru, Hüseyin. Yanlarındaki kavruk tenli genç, yeni gelen müdürün iltimasıyla işe alınmıştı.

“Bu akşam gireceğim, müdür öyle istiyor,” dedi tartı memuru; “Ambar nöbeti Niyazi’deymiş zaten.”

Ardından ambar amiri konuştu; “Hüseyin zaten son sayıma yazdırmış kendini, gece burada olacak. Ben de herkes çıktığında ambarda kalırım.”

Ardından kavruk tenli gence döndü; “Sen de…”Gençle bakışıyorduk… “Buraya bak oğlum, sen de biliyorsun ne yapacağını değil mi?”

Genç, bakışlarını üzerimden çekip kendinden emin bir şekilde cevap verdi; “Biliyorum amirim, dediğin yerden parayı alacağım.”

***

Buraya geldiğimden beri hiçbir gece bu kadar uzun olmamıştı. Sürekli pencereden dışarıyı izliyor, bugün adı geçenleri ve o kavruk tenli genci görmeye çalışıyordum. Belli ki bir iş çevirmişlerdi.Bense burada ve hazırdım. Hatta bugünler içindim. Engel olmak istiyordum, her ne olacaksa. Saat ilerledikçe ilerledi… Gündüz ile arkadaşı Bülent vardiya değiştirdi. “Radyonun pilini bitirme." dedi Gündüz giderken, “Buna da dikkat et!" dedi beni göstererek, “Bir tuhaf bu akşam…”

​Ofisin avlusunda korkarak sağa sola bakan Hüseyin’i gördüm nihayet. Kapıyı aralayıp yavaş adımlarla dışarı çıktım. Ambara doğru yürüdü Hüseyin. Sonra müdürün odasının olduğu tarafa dönüp bir işaret yaptı. Kavruk tenli genç, pencerenin demir parmaklıklarına tutunup aşağı bıraktı kendini. Ambara doğru koşmaya başladı o da. Tam o esnada ben bilmeden yanımda duran sepetlere vurup hepsini devirdim. Hüseyin korkuyla seslendi; “Kim var orada?”

Düğüm çözülmüştü. Gencin peşine düştüm. Hüseyin’in sesine, bekçi Bülent yetişti; “Ne oluyor, kim var orada, Hüseyin?”

Hüseyin atıldı; “Hırsız! Kaçtı! O tarafa…”

​Gencin peşindeydim. Soluk soluğa koşuyorduk. Arka bahçenin duvarına tırmanmaya çalışırken üzerine atlayıp yakaladım. Arkamızdan birkaç el ateş eden Bülent, yetişip gencin bileklerine kelepçe vurdu. Gecenin karanlığında kimse kimseyi görmüyordu. Bülent belinden el fenerini çıkarıp açtı. Işığı, kelepçeleyip yere yatırdığı gence tuttuğunda hayretle irkildi.

​“Ne işin var lan ulan senin burada? Yüzümü yine mi yere eğeceksin benim? Şerefsiz!”

“Ağabey, bildiğin gibi değil…”

​O sırada diğerleri geldi aklıma, ambara doğru koşmaya başladım. Bülent, kardeşini orada bırakıp peşimden geldi. Ferhat’ı orada korkudan titrer hâlde bulduk. Bir kelepçe de ona takıp kardeşinin yanına getirdi Bülent. Bir anda ofisin etrafını kırmızı – mavi ışıklar sardı.

“Jandarma! Yat yere! Teslim ol!”

​Askerler etrafımızı kuşattı. Bülent, aralarında görünen baş çavuşa doğru bağırdı; “Komutanım, ben bekçiyim!”

​“Adın ne?”

​“Bülent, komutanım.”

***

Jandarma, önce Bülent’in kardeşini sonra da Ferhat’ı aldı arabaya. İkisini de konuşturdular. Ardından Hüseyin’i ve Niyazi’yi de bulup getirdiler. Dediklerine göre Niyazi, dışarıda ortalık karıştığında, ambardaki buğdayların altına girmiş. Bir asker kafasına basmış da öyle bulmuşlar. Çok geçmeden, yeni gelen müdürün de işin içinde olduğu çıktı ortaya. Şafak sökmek üzereydi. Ben, Bülent’in yanında duruyordum. Duyan gelmişti. Dört bir yanımız insan doluydu. Başçavuş yanımıza gelip bir sigara yakarak konuşmaya başladı.

​“Şunlara bak, tamamen organize bir iş! Öyle basit bir hırsızlık meselesi değil.”

​Bülent mahcup bir sesle ve çekinerek sordu; “Ne olmuş ki komutanım?”

​“Şu müdür, alımların başından beri eksik hesap yaptırıyormuş. Fiyatı yüzde yirmi beş eksik söylüyormuş bu tartı memuru. Bir de kaç gecedir müdür ‘ambardan ses geliyor,’ diyormuş bekçilere. Akıllı ya, sonradan olay açığa çıkarsa ‘zaten ben sesler duymuştum,’ deyip çıkacak işin içinden.”

Bülent, kardeşini göstererek konuştu; “Peki bu komutanım?”

“Kardeşin değil mi? Onu alet etmişler bildiğin, olaya basit bir hırsızlık süsü vermek için. Sonradan payını vereceklermiş.”

Etrafımızdaki herkes, Bülent’in yaşadığı üzüntüyü ve hayal kırıklığını anlıyordu. Kısa süreli sessizliği bozan da yine o oldu; “Bunun karakteri böyle demek ki komutanım. Ben bunu ne zorluklarla işe aldırdım burada. Bir senelik maaşımın yarısını o yanında duran müdüre bağladım da öyle aldı işe. Adam olsun, eli ekmek tutsun istedim. Sonra da evlendirecektim. Ama haram mal kimseye yaramıyor demek ki, biz de ettik bir hata… Bak ne oldu? 
Geldi yine böyle pis işlere bulaştı.”

“Yine derken?”

“Köyde de olmuştu birkaç vukuatı, araya girmiştik de jandarmaya vermemişlerdi iti.”

Başçavuş, elini Bülent’in omzuna koyup; “Olan oldu artık,” dedi; “üzme kendini.” Ardından birkaç adım gerimizde duran Gündüz’e ilişti gözleri.“Gündüz, sen ne diyorsun? Olayın içinde başka birileri var mıdır sence?”

Gündüz şaşkındı; “Vallahi komutanım,” dedi, “Olay olduğunda benim vardiyam bitmişti. Evdeydim. Sonradan duyup geldim.”

“Nasıl yani?” dedi başçavuş; “bunların hepsini sen mi yakaladın Bülent? Helal olsun…”

Bülent zor da olsa gülümseyip beni gösterdi; “Hayır komutanım, asıl kahraman bu!" dedi; “İkisinin de peşinden bu koşup yakaladı.”

Başçavuş şefkatle baktı bana. Dudaklarını büküp kafasını salladı. Sonra başımı okşayıp yanına gelen Gündüz’e döndü.; “işte” dedi; “Her ofise böyle bir bekçi köpeği lazım…”

Günün Diğer Haberleri