DOĞRUDAN SATIŞIN GÖNÜLLÜ KÖLELERİ
Modern iş dünyasının en parıltılı ama bir o kadar da illüzyon dolu köşelerinden biri, "kendi işinin patronu olma" vaadiyle pazarlanan Çok Katlı Pazarlama sistemleridir. Temizlik ürünlerinden mucizevi kremlere kadar uzanan bu ağlarda, markalar; aslında ürün satmaktan ziyade bir "yaşam tarzı" ve "aidiyet" pazarlarlar. Ancak bu parıltılı vitrinin arkasında, sistemin gerçek yakıtı olan "gönüllü neferlerin" sömürüsü yatar.
Markalar, temsilcilerini bir arada tutmak için eğitim adı altında gösterişli toplantılar ve eğlenceler düzenler. Bu buluşmaların temel amacı bilgi aktarmak değil, duygusal bir dopamin bombardımanı yaratmaktır.
Yüksek sesli müzikler, başarı hikâyeleri ve sahne ışıklarıyla donatılan bu etkinlikler, kişiyi gündelik dertlerinden ve finansal gerçekliğinden koparır. Herkesin aynı sloganları attığı, birbirini alkışladığı bu ortamda eleştirel düşünce devre dışı kalır. Kişi, cebindeki son parayı sisteme yatırırken bile kendini bir "topluluğun parçası" hissettiği için güvende hisseder. Gerçek dünyadaki enflasyon, borçlar ve yorgunluk; o salonun kapısında bırakılır. Marka, birkaç saatliğine size zengin ve başarılı olduğunuz bir paralel evren hediye eder.
Bir markanın en büyük gider kalemleri genellikle personel maaşları, sigortalar ve reklam bütçeleridir. Doğrudan satış sistemleri, bu masrafları dahiyane (!) bir yöntemle sıfıra indirir: Temsilcileri birer çalışan değil, "iş ortağı" olarak tanımlayarak.
Marka sahibi için en iyi çalışan; sigortasını kendi ödeyen, mesai saati olmayan, ofis masrafı çıkarmayan ve üstüne bir de ürünleri önceden satın alarak stok riskini üstlenen kişidir.
Bu sistemde "gönüllü neferler" aslında markanın bedava reklam ajansı, lojistik sorumlusu ve satış temsilcisidir. Marka sahibi, temsilcinin ne kadar yorulduğuyla veya kaç kapıdan geri çevrildiğiyle ilgilenmez; o, sadece sisteme giren toplam sipariş tutarına bakar. Temsilci, "kendi işini kurduğunu" sanırken aslında markanın cebini dolduran bir veri ve satış hücresine dönüşmüştür.
Bu yapılar genellikle bir piramidi andırır. En alttakiler, bir üstteki "liderin" prim alabilmesi için sürekli mal çekmek zorundadır. Satıcının cebini dolduran asıl güç, ürünün kalitesi değil; sistemin içine çekilen yeni insanların sayısıdır.
Eğer başarılı olamıyorsan suç sistemde değil, "yeterince inanmayan" sendedir. Bu söylem, kişinin başarısızlığını markaya değil, kendine bağlamasını sağlar.
Arkadaş çevresini, ailesini ve sosyal itibarını markanın ürünlerini satmak için harcayan birey, aslında en değerli sermayesini (sosyal sermaye) markaya bedavaya hibe eder.
Işıltılı sahneler, "yılın yıldızı" plaketleri ve pembe hayaller... Hepsi, gerçek dünyadaki ekonomik eşitsizliğin üzerini örten geçici birer maskedir. Marka sahipleri, bu gönüllü ordusunun emeği üzerinden devasa servetler inşa ederken neferler; birkaç saatlik sahte mutlulukların bedelini boşalan cüzdanları ve tükenen enerjileriyle öderler.
Gerçek başarı, bir başkasının ürününü satmak için kendi gerçekliğinden kopmak değil; o sistemin dişlisi olmayı reddedip kendi emeğinin gerçek değerini bilmektir.
***
