GÜNEŞ VE DENİZİN AŞKI
Yalçın dağları aşıp geçtikten sonra nihayet denizin albenili yüzü göründü. O bana mavi mavi gülümsedi, ben ona gülümsedim. O bana gülümsedi ben ona; sarı saçlı güneş kıskandı bizi. Oysa bilmiyordu ki en az deniz kadar seviyordum güneşi de.
Akşam olup beni bırakıp gitse de biliyorum; her sabah geri dönecekti. Biliyorum, o da beni seviyordu. Bilmediğim şey, denizi mi yoksa beni mi daha çok sevdiğiydi. Ve o her damla renksiz su, güneşin aşkına mı maviye boyanıyordu?
Güneş denize olan aşkından mı sarı, kırmızı, turuncu olup renkten renge giriyordu? Bunun cevabını bilen var mı? Aşk hep uzaktan uzağa mı yaşanır, kavuşunca aşk, aşk olmaktan çıkar mı?
Her damlasıyla güneşe aşık deniz, güneş gelince mavi duvağını açarken güneş gidince neden karalar bağlar, aşkın ateşini bağrında taşıyan güneşe kimse acımaz mı?
Yoksa gerçek aşkta kavuşmak yok mu?
Bu kadar güzel mi bakılır, bu kadar güzel mi yanılır aşk ateşinde?
Aşk için ateşin ta kendisi nasıl olunur söyle bana güneş.
Deniz bu; sevdi mi ölümüne sever, gün gelir sakin olur, süt liman; gün gelir içini döker üstü köpük köpük olur ayrılık acısından, gün olur dayanamaz vurur başını taşlara dalga dalga kabarıp şahlanmış bir at gibi göğe ulaşmak ister. Maviyle sarının sonsuz aşkı, suyla ışığın sonsuz aşkı.
Bu nasıl bir sevmektir hiç bitmeyen, baştan gitmeyen, yük olmayan, sevdikçe sevesi gelen çoğalan bir aşk.
Kim yüzyıllar boyu artarak sever birini ve kim her sabah erkenden uyanır sevdiğinin mavi gözlerini görmek için?
***
