Fırat Kenarında Yüzen Kayıklar / Vahap Acar

Vahap Acar -FIRAT KENARINDA YÜZEN KAYIKLAR
Advert

DENEME - 23-05-2026 15:23

FIRAT KENARINDA YÜZEN KAYIKLAR

Fırat’ın ağır akan suları, akşamın kızıllığını içine çekerek usul usul ilerliyordu. Nehrin yüzeyi, sanki gökyüzünün kırılmış aynasıydı; her parça başka bir rengi, başka bir duyguyu taşıyordu. Uzakta, akıntıya bırakılmış eski kayıklar suyun üzerinde yorgun birer hatıra gibi salınıyor, bazen kıyıya yaklaşır gibi olup sonra tekrar derinliğe doğru çekiliyordu.

Rüzgâr, kurumuş otların arasından geçerken toprağın eski kokusunu taşıyor; insana hem geçmişi hatırlatan hem de içini garip bir hüzünle dolduran bir hava oluşturuyordu. O manzaranın içinde biz, henüz hayatın başında ama sanki çoktan yorulmuş insanlar gibi kendi küçük mücadelemizin içine sürüklenmiştik.

Okul harçlığımızı çıkarabilmek için yaz tatillerinde çalışmadığımız iş kalmamıştı. Bu defa yolumuz, geçici işçi olarak girdiğimiz Topraksu’ya düşmüştü. Sürveyan olarak görevlendirilmiş; dağlarda, arazilerde kanal açan müteahhitlerin işlerini kontrol etmekle sorumlu kılınmıştık. Kaç küp kuma ne kadar çimento katılıyor, eksik mi yapılıyor, bir ihmal var mı; gözümüz onların üzerindeydi.

Ama iş sadece bundan ibaret değildi. Bize verilen ilk görevlerden biri, Fırat kenarında yapılacak büyük bir ıslah çalışmasının altyapısını kurmaktı.

Günlerce uğraşarak nehrin kıyısına kocaman bir çadır diktik. Sonra işçilerin yatacağı yatakları taşıdık, taşıdık, taşıdık… Ve çadırın içine üst üste dizdik. Yataklar öyle yükseldi ki neredeyse dört, dört buçuk metreyi buldu; çadırın tavanına yaklaşan bir yumuşaklık kulesi oluştu.

Akşam olduğunda biz dört arkadaş, o kuleye tırmanıp nöbet tutar gibi uyumaya hazırlanıyorduk. Yorgunluktan bitap düşmüştük ama içimizde tuhaf bir merak da vardı. O an, çocukluğumuzdan kalma bir hikâye düştü aklımıza: Altına bir fasulye konulan yataklarda bile uyuyamayan prenses…

Biz ise yirmi kat yatağın üzerine çıkmıştık. “Herhalde şimdi dünyanın en rahat uykusunu uyuruz.” diye geçirdim içimden.

Ama hayat, insanın hesabını bozmada ustadır.
Yatağın bir kenarına dönüyorsun, bütün katlar seninle birlikte eğiliyor. Diğer tarafa dönüyorsun, bu kez başka bir kayma başlıyor. Aşağı düşme korkusu, uykunun kapısını daha açılmadan kapatıyordu.

Derken bir de görünmeyen ordu geldi: sivrisinekler. Fırat’ın kenarında kayıkların olduğunu biliyorduk ama meğer o kayıkların sessiz komşuları da varmış. Gözünü kapatır kapatmaz kulağının dibinde bir vızıltı, ardından keskin bir acı...

O gece biz hem dengesiz yataklarla hem de acımasız sivrisineklerle mücadele ettik. Uyku sanki o çadırın yolunu hiç bilmiyordu.

Sabaha doğru, yorgunluktan bitmiş bir hâlde, içimde bir cümle yankılandı:
“Cenab-ı Allah insana rahat vermedikten sonra, altına yirmi kat yatak da sersen, yine huzur bulamaz.”

İşte o an, yaşadığımız şey sıradan bir gece olmaktan çıktı. Bu, bize gösterilen bir dersti. Tasavvuf ehlinin asırlardır söylediği hakikatin küçük bir tecellisiydi. “Dünyada rahat yoktur. ” sözünü ilk defa bu kadar somut hissetmiştim. 
Dışarıda Fırat akıyor, kayıklar salınıyor ama insanın içindeki dalga dinmiyorsa hiçbir su huzur vermezdi.

Bu hakikati çok önceden anlayanlar vardı. Mesela Şems-i Tebrizi… Rivayet edilir ki, bir hana misafir olduğunda altına serilen yumuşak yatakları kaldırır, sert bir tahta üzerinde yatardı. Çünkü o, rahatın peşinde değil, hakikatin peşindeydi. Ona göre bedenin konforu arttıkça kalbin uyanıklığı azalabilirdi.

Yine nice Allah dostlarının, nefsini terbiye etmek için kaba, rahatsız edici giysiler giydiği anlatılır. “Sûfî” kelimesinin kökeni anlatılırken zikredilen bu rivayetler, aslında bir hakikatin işaretiydi: İnsan, dünyaya alıştıkça hakikatten uzaklaşabilir.
Biz ise o hakikati, yirmi kat yatağın üzerinde, sivrisineklerin arasında öğrendik.

Sabah olduğunda Fırat yine akıyordu. Kayıklar, yine suyun üstünde ağır ağır ilerliyordu. Hiçbir şey değişmemiş gibiydi. Ama içimizde bir şey değişmişti. Artık biliyorduk ki gerçek huzur ne yumuşak yatakta ne serin rüzgârda ne de kaç kat yükseldiğinde saklıydı. Huzur, insanın Rabb’ine yakınlığında gizliydi.

Fırat’taki kayıklar gibi…

Onlar suyun üzerinde serbestçe yüzerdi ama aslında akıntıya bağlıydılar.

İnsan da öyleydi. Kendini özgür zanneder, rahat arar, konfor peşinde koşar ama kalbi Allah’a bağlanmadıkça hep bir yerlere savrulur.

O gün anladım ki mesele yatağın yüksekliği değil, kalbin istikametiydi.

Ve insan, ancak o istikameti bulduğunda gerçekten dinlenebilirdi.

***


Editör: Seher Uslu

Günün Diğer Haberleri