Elli Yıl / Kenan Gül

Yazan: Kenan Gül -ELLİ YIL
Advert

ÖYKÜ - 28-10-2023 19:31

ELLİ YIL

Bugün, arkadaşlarla oturup vakit geçirdiğimiz kafeye kaçtım. Bazen; oturur, güncel olaylarla ilgili konuşur, bir iki çay içer, sonrasında da akşam yemeğine eve yetişirim… Ha, bu önemli! Akşamları hep beraber sofraya oturma âdetimiz hiç değişmedi…

Kafeden içeri girdiğimde, köşede bahçeye bakan masada oturan arkadaşları görünce, gülümseyerek yanlarına gittim. Hararetli tartışmayı bölmemek adına başımla selamlayıp, sessizce oturdum. Konuyu anlama çabasıyla pür dikkat kesilmişken omzuma değen elle döndüm. Gözlerimle karşılaşan iki kısır gözde takılı kaldım bir müddet… Sonra hayretle; “Emir Abi!” diyebildim.

Emir Abi, bir buçuk ay önce eşini kaybetmişti. Cenazeden sonra bir araya gelememiştik. Eşinin yaşadığı süreci bildiğimiz için, “Biraz yalnız kalmalı.” diye düşünüyorduk. Yanılmışız. Öyle değilmiş işte. Sanki on yıl yaşlanmış gibiydi. Gözleri, çukurlarının içine iyice çekilmiş, elmacık kemikleri ortaya çıkmıştı...

Düşüncelerimi anlamış gibiydi. İkinci cümlemi söyleyemeden işaret parmağını dudaklarının üzerine koyarak “sus işareti” yaparken, hafifçe gözlerini kapatıp açtı. Yanıma, “kalkmak istermiş” gibi oturdu. Bu hissi bilirim. Yine de söylenen çayı içti. Başını bahçeye çevirip az ileride oynaşan kedilerle ilgileniyormuş gibi davranıyordu…

Aslında çaydan çok, sade kahve içerdi. Zaten ikimiz yan yana gelince bizi tanıyan garsonlar; kahve ve limonlu sodalarımızı getirirdi. Ve yine getirdiler… Bir süre fincana bakıp; “Ben kahve içmeyeceğim, başkasına ver.” dedi garsona. Şaşırdım. Garsonda benden farksız değildi… Biraz sonra kalktı; “Ben eve gidiyorum. Biliyorum, akşamları çıkmazsın. Bir kereliğine âdetini boz, bana gel.” dedi.

Gözlerine baktım. Bakışlarındaki sisi aralamak gerekiyordu. Konuşmadan başımla “tamam” işareti yaptım. Belli belirsiz gülümseyerek uzaklaştı…

Masadaki hararetli tartışma bitmemişti. Kimse olan bitenin farkında değildi. Bir ara; “Senin de fikirlerini alsak.” diye takıldılar. “Buradaydı ama değildi.” dedim. Hep beraber, bana katıla katıla gülüyorlardı. Espri yapmamıştım ki...

Ruhumu Emir Abi’de bırakıp, vücudumu yürüyen bir ceset torbası gibi attım eve. Eşim yemeği hazırlarken, evde çıt çıkmıyordu. “Babanız fazla yorgun, yemeğe kadar odanızda kalın.” diye uyarmış çocukları… Yanıma gelip; “Hayırdır?” diye sorduğunda olup biteni anlattım. “İyi olur, git ama seni bilirim, keskin olma!” dedi. Gülümsedi. Gülümsedim...

Yemekten sonra bizden iki, üç blok ötede oturan Emir Abi’ye, yürüyerek gitmeye karar verdim. “Hava güzel, hem belki yoldan bir şeyler de alırım.” düşüncesi vardı içimde. Ama Emir Abi’nin kapısına geldiğimde, “o yolu nasıl yürüdüğüm” bile belirsizleşmişti…

Aynı sisli gözlerle karşıladı beni. Küçük bir antreden, salona geçtik. Ve salonun ortasında kalakaldım. Eşi rahat etsin diye tam televizyonun karşına yapmışlar yatağını. Yatağın üzerinde “sarıya çalan” bir gecelik, gelişigüzel duruyordu…

Bir yanında oksijen tüpü, diğer yanındaki komidinin üzerinde, “çabuk giyinmek” için duran kıyafetlerin bulunduğu yatağın ucundaki tek bir çorap, eşini arar gibi mahzundu. Duvarlar, beraber çekildikleri fotoğraflarla doluydu…

Gözlerim, televizyonun yanındaki dresuara takıldı. Üzerindeki telefonun ahizesi yere sarkıyordu. Gayri ihtiyari düzeltmek için yöneldiğimde, hemen yanındaki kahve fincanı dikkatimi çekti. Yarım kahve, ya da içilenden geri kalanı…

“Dokunma!” sesiyle kendime geldim. Emir Abi, son bir gayretle söyleyebilmişti. Alınmadım. Döndüm, belli belirsiz oturduğu kanepenin bir köşesine ilişip; “Sen neler yapmışsın kendine böyle abi?” diyebildim. “Dokunamıyorum Kenan, kıyamıyorum, kopamıyorum.” dediğinde bir süre susmak zorunda kaldım. Anlatmaya devam etti…

Elli yıllık beraberlik. Kolay mı? Eşini on dört yaşındayken kaçırmış, evlenmişler… Askerlik bitince bir yolunu bulup Avustralya’ya gitmişler. Verdikleri mücadele, “siyah beyaz Türk filmlerini aratmayacak” cinsten. Eşinde ilk hastalık belirtileri başlayınca da dönmüşler yurda…

Eşi zaman içinde yatağa bağımlı olmaya başlayınca bir yardımcı bulmuşlar. Son beş aydır da nerdeyse “hiç yerinden kalkamaz” duruma gelmiş…

O gün, Emir Abi’ye; “Çok yoruldun, git biraz dolaş.” diye ısrar etmiş. Emir Abi çıkınca da bakıcının eline biraz para sıkıştırıp öyle kolay bulunmayacak cinsten siparişler vermiş. Açıkçası başından savmış. Yalnız kalınca da son bir gayretle tekerlekli sandalyeye binerek mutfağa geçip, kendine bir kahve yapmış. Telefonun başına geçip Emir Abi’yi aramış…

“Bak, ben kahvemi içerken seni arayabilecek kadar iyiyim, meraklanma ko…” derken sesi kesilmiş. Emir Abi eve geldiğinde onu kahve fincanı ve telefonla suskun bulmuş…
“Dokunamıyorum Kenan, elli yıl, hep yan yana, şimdi yokluğunda kayboldum.” diyerek ağlamaya başladı...

Kalktım. Telefonun ahizesini yerine koyup fişini çıkardım. Elbiselerin olduğu kutuyu boşaltıp içine fincanı ve telefonu koydum. Oksijen tüpünü ve tekerlekli sandalyeyi kapının dışına çıkardım. Robot gibi beni izliyordu. Bir şeyler söyleyecek gibi oldu. “Sen dokunmuyorsun, ben dokunuyorum. Sen sadece kendine dokun artık.” diyerek susturdum.

Duvardaki tüm resimleri indirip özenle dolaplardan birine sakladım. Perdeyi sonuna kadar açtım. İçeri giren temiz havayla biraz rahatlamıştı. Susuyordu… “Mutfak nerede?” diye sorduğumda işaret ettiği noktaya doğru yöneldim. Biraz sonra elimde iki kahveyle döndüm. Reddetmedi. Pencerenin önünde, gökyüzüne bakarak içtik kahvelerimizi…

“Bu gece bu kadar abi, yatağı yarın kaldırırız.” diyerek vedalaşmak istedim. “O bari kalsın.” deyince “Abi biliyorum, hiç bir zaman senin acını anlayamam. Ama biz onu toprağa gömdük, sen ısrarla yatakta tutuyorsun.” diye cevap verdim. Sustu… Şimdi eve dönüyorum. “Ağır mı konuşmuştum? Bunu gerçekten bilemiyorum…

Editör: Hamit Gözümoğlu 

 

 

Günün Diğer Haberleri