DOĞANIN DÖNGÜSÜNDE ÖLÜM
“Biz varken ölüm yoktur; ölüm geldiğinde ise artık biz olmayız.” Epicurus
Ölümü düşündüğümde aklıma karanlık bir boşluk değil, daha çok sessizlik geliyor. Doğanın ağır ama kararlı bir sessizliği. Çünkü bana göre ölüm, doğanın olağan düzeninden başka birşey değil. Bir zamanlar geceleri ansızın uyanırdım; kalbim hızlı hızlı çarpar, odamın sessizliği korkutucu olurdu. İnsan, kendi yokluğunu düşünmeye başlayınca dünyanın bütün sesleri uzaklaşıyor sanki. Saatin tik takları bile başka bir yerden geliyormuş gibi oluyor; işte o anlarda ölüm, bana devasa ve soğuk bir boşluk gibi görünürdü.
Şimdi ise başka türlü hissediyorum. Sanki ölüm, korkulacak bir karanlıktan ziyade; çok eski bir sessizliğe dönüş gibi geliyor. İnsan, doğmadan önce dünyanın içinde nasıl bir sessizlik varsa ölüm de biraz ona benziyor sanki.
Çocukluğumdan aklımda kalan bazı akşamlar vardır. Güneş yavaşça çekilirken tarlaların üzerine gri bir sis inerdi. Toprak, gün boyu taşıdığı sıcaklığı usul usul bırakırken gökyüzü, morla karanlık arasında sessizce çözülürdü. O an doğanın içinde tuhaf bir tamamlanmışlık hissi olurdu. Hiçbir şey acele etmezdi. Hiçbir şey sonsuza kadar sürmeye çalışmazdı.
Yaprak düşerdi.
Toprak kabul ederdi.
Ve hayat, hiçbir yas ilan etmeden yoluna devam ederdi.
Sanırım ölüm de böyledir.
İnsan öldüğünde belki büyük kapılar açılmıyor gökyüzünde; belki evren bir anlığına bile durup arkasından bakmıyor kimsenin. Beyin susuyor yalnızca; düşünce, kendisini taşıyan o kırılgan et parçasıyla birlikte sönüyor. Hatıralar dağılıyor, sesler çekiliyor. İnsan kendi içindeki ışığı yavaşça kaybediyor.
Ama doğa…
Doğa hiçbir şeyi gerçekten kaybetmiyor.
Çünkü beden unutsa da madde unutmuyor.
Bir zamanlar “ben” dediğimiz şey çözülmeye başlıyor sadece. Kemikler toprağın serinliğine karışıyor. İçimizde dolaşan mineraller nehirlere dönüyor. Nefesimiz rüzgârın içine dağılıyor.
Doğa bizi parçalayarak yok etmiyor aslında.
Kendisine geri çağırıyor.
Belki bir ağacın gövdesinde yeniden yükseliyoruz sonra.
Belki bir kuşun kanadında göğe değiyoruz belki hiç tanımayacağımız bir insanın nefesinde yeniden dünyaya karışıyoruz.
İnsanı en çok sarsan düşünce bu olabilir.
Şu an ciğerlerimize dolan havada, binlerce yıl önce yaşamış insanların görünmez izleri dolaşıyor olabilir. Bir zamanlar âşık olmuş, korkmuş, savaşmış, ağlamış insanların atomları şimdi bizim içimizden geçiyor olabilir.
Ve bir gün bizim içimizde taşıdığımız her şey de başka hayatların içine karışacak.
O hâlde insan kendisini evrenden nasıl ayrı sayabilir?
Biz bu dünyanın üzerine bırakılmış yabancılar değiliz. Biz, yıldızların içinden doğmuş maddelerin kısa süreliğine bilinç kazanmış hâliyiz yalnızca.
"Evren, çok kısa bir an için bizim gözlerimizden kendisine bakıyor belki!.."
Ve sonra usulca gözlerini kapatıyor. Bunu düşündüğümde ölüm artık bana korkunç görünmüyor. Daha çok, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra insanın eve dönmesi gibi geliyor.
Sessiz bir eve…
Kapısında rüzgârın beklediği, toprağın kimseyi yargılamadan bağrına bastığı, zamanın ise artık hiçbir şeyi incitmediği bir eve.
Belki ölüm, hayatın karşıtı olmaktan çok hayatın derin bir nefes alıp başka bir biçimde devam etme hâlidir.
***
