ÇÖL
Gölge düşmez, yağmur geçmez
bir iklimin içinde,
toprağı çatlamış,
kavruk tenli, yorgun bir yolcuyum.
Kendine çekilmiş derya,
yeşilin terk ettiği
kadim bir yalnızlığım.
Kum tanesiyim;
her biri geçmişten kalan bir kırıntı.
Savruldukça anlıyorum:
Çöl, varılacak yer değil,
eksile eksile kendine dönmekmiş.
Günler;
gri sabahların ağzımda bıraktığı
metal tadı.
Geride ne bir iz kaldı
ne de bir yol;
tek görebildiğim,
giderek büyüyen bir çöl.
Vahası serap,
kuyusu girdap…
Ya Rab, nedir bu?
Yoksa ben,
sessizliğine bırakılmış
en uzun soru muyum?
Sordum…
Sustun.
Anladım;
susmak,
verilmeyen en ağır cevaptı.
O an gördüm;
çöl dışımda değil,
içimde büyüyen
suskun bir kuraklıkmış.
Şimdi rüzgâr
yalnız kumu değil,
adımı da aşındırıyor.
Geriye ne bir isim kalıyor,
ne gölgesine sığınacak bir ağaç…
Çöl susuyor.
Ve ben,
kendi sessizliğine dönen
son kum tanesiyim.
***
