CILIZ SARMAŞIK
Hani var ya, yedi cihana nam salmış, muhteşem yüzyılın Kanuni Sultan Süleyman’ı, Sultan’ın biricik aşkı, eşi Hürrem Sultan’ın yaptırdığı Haseki Hastanesi... Kim bilir o çağlardan beri ne doğumlar, ne ölümler, ne acılar, ne mutluluklar yaşandı günümüze dek…
2005 yılı, Haseki Hastanesi’ndeyim. Nöroloji servisinde, dördüncü katta, bayanlar tuvaletinin olduğu bekleme yerinde; küçük pencereden daralan, bunalan, ruhumu serin rüzgârla rahatlatmaya çalışıyorum. Ama nafile; mevsim kış, dışarısı ayaz ve dipsiz bir karanlık, aynı içim gibi…
Öyle çaresiz hissediyorum ki kendimi…
Allah’ım, öyle zor ki insanın sevdiği için bir şey yapamaması. İki aydır buradayız, kız kardeşim Emine ile… Kendisine MS teşhisi konulmuştu. Aylarca araştırmalar, tahliller, tedaviler… Birçok hastane gezdik… Hem hasta yorgun hem bizler…
Doktorlar Haseki Hastanesi’nde farklı hastalıklar aradılar. Ben de kız kardeşime; “Ablacığım, belki çaresi olan bir hastalık olur; bir ilacı, bir tedavisi olur.” diyor, teselli etmeye çalışıyordum. Çünkü MS’in çaresi yokmuş, şu an araştırılıyormuş. Bakalım ne zaman tedavisi bulunur? Kız kardeşimi hastanede kaldığımız iki ay boyunca bu sözlerle teselli etmeye çalışıyordum.
Kardeşim Emine benden üç yaş küçük, otuzlu yaşların başında idi. Kendisi çok çalışkan, becerikli, esprili, güler yüzlü, çok cömert, herkese yardım etmeyi seven biriydi. O nedenle bu hastalık, onun gibi birine çok zor geldi. Üstüne bir de küçük kızından ayrılık… Cüzdanından kızının resmini çıkarıp çıkarıp öperdi. Dayanamazdım onu öyle görmeye. Çok yorulurdum, o boğucu ilaç kokan hastane ortamında. Ama en çok da kardeşimin kızına hasreti, çektiği acılar, sıkıntıları, çaresizliği üzerdi beni. Birisine muhtaç olmak onun için öyle zordu ki! Genç yaşında…
Herkes yaşlı annesini babasını kayınvalidesine bakarken, ben ise benden küçük kardeşime…Allah’ım çok zor… Hele yavrularıyla imtihan olan anneleri düşünemiyorum.
Akşamları onu rahatlamak için çocukluğumuzu anlatırdım, hiç tahmin edemezdim, küçükken beni sinir eden, saç saça baş başa kavgalar ettiğim kardeşimin ciğerimi böyle yakacağını…
Ağlıyorum, ağlıyorum, ağlıyorum…
Allah’ım yine o küçük penceredeyim, gecenin bir yarısı düşünüyorum; kardeşimin hali ne olacak? Elimden hiç bir şey gelmiyor.
Allah’ım adın buralarda o kadar çok geçiyor ki…Ta yaralı acı çeken yüreklerde, artık içeriye gitmen gerekiyor. Hastane odamıza girince yarı uyur yarı uyanık inleyen hastalar, yorgunluktan sandalye tepesinde kıvrılmış refakatçiler… Kaldığımız oda çok küçük; beş tane hasta yatağı, beş refakatçi, toplam on kişiyiz, çok zor günlerdi.
Sabah dokuz sıraları doktorumuz vizite geldi, kız kardeşime hitaben:
- Emine Hanım, size yaptığımız bütün tahliller MS olduğunuzu doğruluyor, sizi taburcu ediyoruz.
dedi ve odadan çıktı. Kız kardeşim öfke ile,
- Abla sana günlerdir söylüyorum, ben MS’ im diye!
Bütün öfkesini çaresizliğini benden çıkarırcasına, insanların içinde… (Ben ne yapabilirim kardeşim, ben de seni kendimce teselli etmeye çalışmıştım; onca yorgunluğuma, eşimi çocuklarımı bırakmama rağmen…)
O çaresiz ben çaresiz, tutuldum kaldım, cevap veremedim.
Keşke elimden bir şey gelse… Ağzımı açsam patlardım, kalbini kırardım belki de…
Bir hışımla odadan kaçtım, yine rahatlama yerime… Ne tuhaf bir yer rahatlatmak için.
Bazı akşamlar refakatçiler bunaldıkları zaman ya da sigara içmek için buraya, bu cama gelirlerdi. Sanki çok rahat bir yermiş gibi, bende geldim yine; uzattım başımı pencereden. Dışarıda kar yağıyor, her yer bembeyaz… Bir yandan ağlıyorum bir yandan dışarıya bakınıyorum. Birden baktığım camın önünde, bahçede, kocaman ve heybetli dallarında bir tane yeşil yaprak kalmamış bir ağaç ve etrafını saran cılız yemyeşil bir sarmaşık dikkatimi çekiyor.
Allah’ım bir anda içime bir ferahlık, rahatlık geldi, günlerdir buradayız ve bu camdan zaman zaman bakardım. Demek ki gece karanlıkta fark etmemişim. Ya Rabbi, bu senin lütfun… Bugün görüp fark etmem gerekiyormuş, düşündüm: Bu koca, heybetli ve dallarında bir tane yeşil yaprak olmayan ağaç, bir gün bahar gelip yine yeşillenecek ve etrafında onu saran o cılız sarmaşık, ona o zamana kadar eşlik edecek. Çünkü annem, babam ve biz yaşlanınca kardeşime ne olacak diye düşünüyordum, anladım ki…
Mevla’m hep bir sarmaşık bulacak, kuruyan heybetli ağaçlarına… Yalnız değilim, çaresiz değilim artık. O anki rahatlığımı, ferahlığımı bilmiyorum anlatabildim mi? Mevla’m su serpti içime. İşin kardeşimle benim için mucize tarafıysa, içeriye; odaya gittim, Emine yatağında oturuyordu, yatağı cam kenarındaydı ve camlar aynı bahçeye bakıyordu. Kardeşimin yanına sokuldum:
- Ablacığım, camdan bakar mısın?
dedim ve yardım ettim bakması için.
- Bak ne görüyorsun?
Ya Rabbi, sanki kardeşimle gözlerimizi birleştirdin de aynı tefekkürle gösterdin o güzelliği… Hiç konuşmadan biraz seyrettik ve birbirimize sıkıca sarılıp ağladık, ağladık, ağladık… Böyle özel anlarımız oldu o sıkıntıların içinde, kardeşimle… Odadaki insanlar ile zaten günlerdir dert ortağı olmuştuk.
- Yapmayın Emine, Fatma… Bizi de ağlattınız…
O gün Haseki Hastanesi’nde son günümüzdü. Bizi, yani kardeşimi sultanlar gibi uğurladılar… Zaten her gittiğimiz hastanede o çok sevilirdi.
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz
