BONNİE VE CLYDE
Aşk her şeyi yaptırır mı?
Kim bilir, belki de efsanelerde ve filmlerde...
İşte; iki isim, bir efsane…
Bonnie ve Clyde…
Siz deyin bir tür Robin Hood efsanesi, ben diyeyim büyük bir aşk efsanesi…
***
1929 yılının Ekim ayında Amerika Birleşik Devletleri’nde başlayan ekonomik kriz, bankaların batmasına, sanayinin çökmesine, iç ve dış ticaretin neredeyse durmasına yol açmıştı. Bu durum, halkın büyük bir çoğunluğunun evsiz, işsiz kalmasına neden olmuştu. Hırsızlık ve yağma, her yerde görülür olmuştu.
Bu öyle bir ekonomik buhrandı ki, kısa sürede sadece Amerika Birleşik Devletleri’ni değil tüm dünyayı on yıl boyunca etkisi altına alarak 1930’lu yılların sonunda başlayacak olan İkinci Dünya Savaşı’na da zemin hazırladı.
Ve işte 1930’lu Büyük Buhran yıllarının Amerika Birleşik Devletleri’nde; banka ve dükkânları soyan, kapitalizme ateş püsküren halkın gözünde “Modern Zamanların Robin Hood’u” statüsüne yükselerek hem kahraman hem de kanun kaçağı olan ve soydukları mekânlara çiçek bırakan iki tutkulu aşık…
Bonnie ve Clyde…
Gerçekten de sıra dışı, inanılmaz bir çift… Çünkü yaptıkları yalnızca suçtan ibaret değil. “Modern Zamanın Robin Hood’u” olarak anılmalarının, suçlarından çok aşkları ile, ne kadar uyumlu bir ikili olarak hatırlanmalarının elbetteki önemli sebepleri var.
İlk olarak “hibristofili”den bahsetmek gerekiyor. Hibristofili sendromu psikolojide; “Seri katil, soyguncu, tacizci, tecavüzcü gibi kişilere duyulan tutku, yoğun cinsel istek ve hayranlık” olarak tanımlanırken, aktif ve pasif olmak üzere ikiye ayrılır. Aktif hibristofili, suçluya yardım ve yataklık etmek iken, pasif hibristofili ise uzaktan sevme durumu olarak tanımlanır.
Tanımında da anlaşılacağı üzere, hibristofili kadınlarda daha çok görülen bir sendrom. Çalışan, ev hanımı, evli ya da bekâr fark etmeksizin tüm bu kadınların ortak noktaları; tecavüzcü ya da katilleri seksi, sevilebilir ve çekici bulmaları.
Peki ama böyle bir şey nasıl olabilir?
Hibristofili tanısı konanlarda yapılan araştırmalar göstermiştir ki, bu kişiler ya itaatlar kurbanlardır ya da bu kişilerin tek amacı, gücü sevme ve popüler olma isteğidir. Tabii ki, bir insanın bu sendroma girebilmesinde; bireysel nedenler, psikolojik problemler, çevresel faktörler gibi duruma etki edebilecek birçok neden bulunabilmektedir.
Bonnie ve Clyde’ın ilişkilerinde de hibristofili net bir şekilde görülmektedir ki, zaten günümüz dünyasında hibristofili aynı zamanda “Bonnie ve Clyde Sendromu” diye de adlandırılmaktadır.
Tüm bunlar, 1930’lu yıllar Amerika Birleşik Devletleri toplumunun psikolojisini ve halkın büyük çoğunluğunun kapitalizme duyulan öfkeyi düşündüğümüzde, neden Bonnie ve Clyde’a hayranlık duyulduğunu ve bu çifti “Modern Zamanların Robin Hood’u” statüsüne çıkarıldığını açıklayabilir.
Zaten geçmişte yaşanmış bazı suç olaylarına baktığımızda, gerçekleştirdikleri eylemlerden dolayı hayatlarına dramatik bir damga vurulmuş bazı suçluların insanlar tarafından sevgiyle karşılandıklarını, hatta bazen desteklediklerini görürüz. Bu kişiler her ne kadar belirlenen yasalara karşı hareket ederek suça karışmış olsalar da toplumda hayranlık uyandırmış ve popülerleşmişlerdir.
İnsanların iyi, suçsuz, masum değil de; kötü, suçlu olan karakterle empati kurmaya başlaması ve onları destekler hale gelmesinin bir yansıması da, sinemada, efsanelerde ve hikâyelerde görülmez mi?
Mesela, herkesin bildiği İngiliz halk hikâyesi Robin Hood buna örnek gösterilebilir. Yıllardır okunan, filmleri yapılan bu hikâyede Robin Hood, parayı haksız bir biçimde kazanan zenginlerden çalıp yoksullara dağıtan bir hırsızdır. İyilik yapmak, adaleti sağlamak için suç işleyen Robin Hood, halk tarafından çok sevilir ve takdir edilir.
Ya da Tim Burton’un bir çizgi roman uyarlaması olan Batman filminin unutulmaz karakteri Joker… Bu karakter de, Batman’in karşısında yer alan ve insanlara zarar vermekten hoşlanan, hastalıklı hareketleri, ürkütücü zekâsı ve kahkahası ile insanların aklına kazınmıştır.
İşte, Bonnie ve Clyde’ın da o zamanki Amerika Birleşik Devletleri toplumundaki yansıması da bu şekildedir. Çünkü Bonnie ve Clyde’ın işledikleri suçlar ve yaptıklarının kökeninde “sisteme tepki” ve “özgürlük” arayışı olduğuna hiç şüphe yok.
Ve tabii ki bir de, çift olarak yaşadıkları tutkulu aşk ve uyum…
O zaman, aşk her şeyi yaptırır mı?..
Evet sadece filmlerde ve efsanelerde değil, gerçek hayatta da yaptırabiliyormuş…
İşte; bunun kanlı canlı örneği iki isim…
Bonnie ve Clyde…
Siz deyin sistemin dayattığı hayata başkaldıran iki asi ruh, ben diyeyim iki tutkulu aşık…
Tuhaf ama gerçek de, kim bunlar?
Clyde Barrow…
24 Mart 1909’da Teksas’ta dünyaya geldi. Barrow ailesi, 1920’li yılların başlarındaki göç furyasına ayak uydurarak kırsal alanlarından şehre geldi. Barrow ailesi bir çadır alacak parayı toplayana kadar ilk aylarında araçların altında yattılar.
Hal böyle olunca, fakir bir ailede doğmanın getirisi olarak Clyde Barrow, suç hayatına ağabeyi Buck Barrow ile birlikte çok erken yaşta atıldı. 1926 yılında, romantik aşık Clyde henüz on yedi yaşındayken, lisedeki sevgilisini görmek için kiraladığı arabayı zamanında geri getirmediği için tutuklanması onun kayda geçen ilk suçu oldu. Aşk işte, her şeyi yaptırabiliyor.
Ama sadece aşk değil, açlık da… Clyde bu olaydan sadece üç hafta sonra, ağabeyi ile birlikte bir kamyon hindi çalınca kendisini yine polisle baş başa buldu.
Tüm zamanı hırsızlık yapmakla geçmiyordu tabii ki. Clyde, 1927'den 1929'a kadar bazı meşru işlerde çalıştı ama ara sıra kasaları kırdığı, mağazaları soyduğu ve araba çaldığı da oluyordu.
Clyde Barrow’un hayatına Bonnie Parker’ın dahil olması ise 1930 yılında gerçekleşti. Ocak 1930'da ortak bir arkadaş aracılığıyla Clyde, on dokuz yaşındaki Bonnie Parker ile tanışınca, aşk ikisinin de kapısını çaldı.
Gelin görün ki, o sırada Bonnie Parker on altı yaşında hayatını birleştirdiği Roy Thornton ile evliydi. Ancak evliliklerinden kısa bir süre sonra Roy’un hırsızlık yüzünden hapse girmesi sonucu Bonnie yalnız kalmıştı. Kim bilir belki de, hibristofilinin de tanımladığı üzere; duygusal olarak yalnız ve mutsuz kadınların yapabileceği gibi bir suçluya sırılsıklam aşık olmuştu. Bonnie, şiirler yazmayı seven romantik bir şairdi.
Clyde ve Bonnie’nin aşkı, Clyde’ın araba hırsızlığından hüküm giymesi ile kesintiye uğradı. Romantik aşık Clyde yine sevgilisini görmek için mi araba çaldı bilinmez ama aşkın her şeyi yaptırabildiği bir kez daha yaşandı. Bonnie Parker her türlü riski göze alarak hapishaneye silah sokmayı başarınca, Clyde bu silahı kullanarak hapishaneden kaçmayı başardı.
İkili için kaçış serüveni başlamıştı ama fazla uzun sürmedi. Yakalanan Clyde, Nisan 1930'da Huntsville Eyalet Hapishanesi'ne gönderildi ve Eylül ayında 21 yaşındayken Eastham Hapishane Çiftliği'ne atandı. Clyde, bu hapishanedeyken cinsel saldırıya uğradı ve işkencecisine bir boruyla saldırarak onu öldürdü. Bu onun ilk cinayetiydi ama müebbet hapis cezası çeken başka bir mahkum bu olayın sorumluluğunu üstlendi.
Hapishanedeyken tarlalarda ağır işlerden kaçınmak için Clyde, kasıtlı olarak iki parmağını bir başka mahkuma balta ile kestirdi. Bu nedenle de hayatının geri kalanında aksayarak yürüdü. Tam da bu sırada Clyde’ın annesi, onun serbest bırakılması için başarılı bir dilekçe vermişti ve Clyde’ın bundan haberi yoktu. Giden iki ayak parmağı oldu ve Clyde kendini sakatladıktan altı gün sonra serbest bırakıldı.
Hapishaneden çıktığında o artık katılaşmış ve acımasız bir suçluydu. Bonnie, ağabeyi Buck, ağabeyinin eşi Blanche ve William Daniel Jones ile birlikte “Barrow Çetesi” adını verdikleri beş kişilik ekiple büyük banka ve zenginlerin mekânlarına yaptıkları soygunlar onların “Moden Zamanın Robin Hood”ları olarak anılmalarına sebep oldu. Bir yıl geçtikten sonra, Buck Barrow’un ölümüyle bu çeteden geriye sadece Bonnie ve Clyde kaldı.
Çete dağılmış olsa da, Bonnie ve Clyde beraber suç işlemekten taviz vermedi ve aksiyon dolu hayatlarına tam gaz devam etti. Yaşayan efsaneler olarak toplumda yer edinen ve işlemedikleri halde birçok suçun üzerilerine atıldığı bu ikili, bunca yaşanmışlığın kaçınılmaz bir getirisi olarak vücutlarında da kalıcı izler taşıyorlardı. İkisinin de yürümesinde sıkıntı çıkaracak sakatlıkları vardı. Clyde, korkunç hapishane şartlarından kurtulmak ve daha iyi bir hapishaneye geçebilmek için iki ayak parmağını baltayla kestirmişti. Bonnie ise Clyde ile yaptıkları bir araba kazasında alev alan arabada bacağının kalıcı hasar görmesi sonucunda yaralanmıştı. İkisi de topallıyordu.
Ve her hikâye gibi elbette ki Bonnie ve Clyde’ın da hikâyesi bitecekti. Onların hikâyesi de hayatları gibi trajik bitmeliydi ki, öyle de oldu. Yıllarca ustalıkla kaçtıkları polis teşkilatı sonunda onları, 1937 yılında pusuya düşürdü. Dönemin emniyet teşkilatını öylesine sinirlendirmişlerdi ki, polisler ellerindeki tüm mermiyi üzerilerine yağdırdı.
Vücudunda yirmi altı mermi yarası bulunan Bonnie ve on yedi mermi yarası bulunan Clyde hayatlarını olay yerinde kaybettiler. Bu, polisler için öyle tarihi bir andı ki izin verilmemesine rağmen Bonnie’nin saçından bir tutam, elbisesinden bir parça gibi kendilerine hatıra kalacak şeyler almışlardı.
Bonnie ve Clyde, ölmeden önce yakınlarına; “Birlikte gömülmek istediklerini” söylemişlerdi ancak bu istekleri ailelerinin müdahale etmesi sonucu gerçekleşmedi. Bonnie, parmağında Roy Thornton’dan kalma yüzüğü, bileğinde Bonnie and Roy yazan kalpli bir dövmesi ile annesinin istediği yere, Clyde ise ağabeyinin yanına gömüldü. Clyde’ın mezarında el yazısı ile; “Gittin ama unutulmadın” yazmaktadır.
Gerçekten de unutulmadı, unutulmadılar...
Teksas'taki Amerikan Ulusal Sigorta Şirketi, Barrow ve Parker'ın hayat sigortası poliçelerinin tamamını ödedi. Ancak o zamandan itibaren sigorta şirketlerinin ödeme politikaları, sigortalının herhangi bir suç eylemi nedeniyle meydana gelen ölümlerinde ödemeleri hariç tutacak şekilde değişti.
Bonnie ve Clyde’ın öldürüldüğü zaman polisin üzerine yüz on iki mermi yağdırdığı araç yaklaşık otuz sene çeşitli mekânlarda halka açık olarak sergilendi.
Ve Warren Beatty, 1967 yapımı “Bonnie ve Clyde” filminde kullanılmak üzere isim haklarını satın almak için Buck Barrow’un eski eşi olan Blanche ile temasa geçti ve o da filmin senaryosunu kabul etti. Ancak, filmde Estelle Parsons tarafından kendisinin canlandırılmasını; “Aktrisin Akademi Ödülü kazandığı zamanki sevincini "çığlık atan bir atın kıçı" olarak tanımlayarak memnuniyetsizliğini dile getirdi ama yine de Warren Beaty ile sıkı bir dostluğu ölene kadar devam etti.
Evet, Amerikan suç tarihine adını kazımayı ve bir noktaya kadar halkın sempatisini kazanmayı başaran Bonnie ve Clyde ikilisi, sonraki yıllarda başka bir filme daha konu oldu ama Arthur Penn’in yönetmenliğini yaptığı “Bonnie ve Clyde” filmi 1967 yılında beyaz perdeyle buluşmuştur. “Yeni Hollywood Dönemi” filmlerinin başlangıcı olan film, sinema tarihine derin bir iz bırakmayı başarmıştır.
Bu film, Hollywood'ta genç kuşak sinemacılığında seks ve şiddet unsurlarının ön plana çıkarılarak bu konudaki diğer filmlerin önünü açması açısından oldukça popüler bir yapıt. Film, sinema tarihinde birçok tabuyu kırarak, başta Akademi Ödülü olmak üzere birçok ödül kazandı. Amerikan Film Enstitüsü'nün tüm zamanların en iyi 100 filmi listesinde üst sıralarda yer almakta.
Arthur Penn’in yönettiği bu muhteşem film, 1992 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nn Kongre Kütüphanesi tarafından "kültürel, tarihi ve estetik olarak önemli" filmler arasına seçilerek bu filmin Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Film Arşivi'nde muhafaza edilmesine karar verildiğini de belirtmeliyim.
Ki gerçekten de, Warren Beatty, Faye Dunaway, Michael J. Pollard, Gene Hackman ve Estelle Parsons’un olağanüstü performansları bu filmi ayrı bir yere koyuyor.
Bu kadar tutkulu ve uyumlu bir aşk hikâyesinin kısa ve sonunun trajik olması düşünüldüğünde; aşk her şeyi yaptırırken bir yandan da aşıkların hayatındaki her şeyi mahveder diye mi düşünmeliyiz?
Ne dersiniz?
Sahi neydi aşk? Nedir bu kelimenin anlamı?
Aşk…
Arapça’da “sarmaşık” demektir…
Aynı dilde, yar; uçurum, maşuk ise; aşık olunan kışi…
Aşık olunan kişi, çoğu zaman uçsuz bucaksız bir uçuruma düşürür aşığını…
Ama aşık, yine de ona bağlanır…
Tıpkı bir sarmaşık gibi…
Bu yüzden zordur gerçek anlamda aşk...
Sıklıkla; filmlerde, kitaplarda ve efsanelerdedir…
Ama bu film kurgu değil, gerçek ve yaşanmış tutku dolu, uyumlu ve birlikte ölünen bir aşk hikayesi…
Müzisyen olmayı hayal eden bir adamla, şair ve yazar olmaya meyilli bir kadının tutku dolu aşkının hikayesi…
Demem o ki bu film; aşkın her şeyi mahvetmek için değil, yalnızca hayatın dayattığı mahvolmaya müsait olan şeyleri aşkın mahvedebileceğini anlatan bir film…
Aşk güzel bir şey hayatın içindeki suç ortağını bulabilenler için.
İspatı da…
Bonnie ve Clyde…
