NEHİR BALIKLARI / AYKUT COŞ
"Hayat bir sarkaç gibi bir o yana bir bu yana; ızdıraptan can sıkıntısına salınıp durur." Arthur Schopenhauer
Romanın kelimelerle örülü ilk yolculuğu; karanlığa gömülmüş ıslak bir ormanda, yağmur damlaları ile başlar. Tabiatın eşsiz uyumu ile yazarın kaleminde yeniden hayat bulur. Eserin doğumu, "Pandoranın Kapısı" ile başlasa da dejavu misali insan belleğinde kıvrımlar yapar, sulara karışarak yatağını bulur. Aykut Çoş'un ilk eseri Pandora'nın Kapısı'ndaki devinimle bu kitap, yeni bir mekânda nefes bulur.
Romandaki mekân, yazarın kelimelerle inşa ettiği dünyasının hem karanlık hem aydınlık yüzüdür. Eserin tabiaatla da özdeşleşmiş kurgusu, romanın derinlikli vadisinde gezinmeyi sağlar. Yazar, bu bakış açısıyla gözlem gücü yüksek ve mekân tasvirleri ile çok başarılır. Böylelikle anlatım yüzeyde kalmaz, derinlerdedir.
Eserin en güzel yansıması; kitabın kapağındaki görselin romanın konusunu anlamaya yönelik çağrışım yapmasıdır. Bu çağrışımla beraber, nehir ve doğanın unsurları bizleri, romanın gidiş yönünü bulmamızı sağlar.
Eserin ana güzergâhı ise görkemli bir köşkte bir araya gelen insanların, her birinin hikâyesini ve nehir balıkları misali kendinden kaçışlarını, yaşama tutunmayı ve kaybolmalarını anlatır. Kişiler de bu olaylara bağlı şekillenerek eserin içerisinde yer bulur. Bu kişiler: Lanski, Artur, Maya, Malik, Hanna, Katrin ve Tanja'dır.
Romanın başkahramanı Lanski'dir. Lanski, ithalat ofisinde çalışır ve yaşamını devam ettirmek için bir köşk satın alır. O böylelikle koca köşke, onu eğlendirip oyalayacak kalabalıklar satın alır. Köşkün her noktasında yankılanan Monteverdi'nin sesi âdeta müzik kutusunun içinden yükselir:
"Ardo, ardo, avvampo... Yanmak, işte belki de Lanski'nin en çok duyumsadığı an buydu; sevdiklerini hissettiği değil, kendi karanlığını tutuşturduğu an."
Lanski'nin kendi karanlığında yankılan bu sözcükler: Tren istasyonu, kafe, masa, fincan, peronlar, ışıklı levhalar ve anonslardır..
Bu eserde, gerçek hayat ve dış dünyadan zamanla kopuş âdeta bir uğultu yapıyordu. Yazar ise bu kopuşu; hem mitolojik unsurlarla besleyerek hem de tabiat unsurlarını olayların içerisinde harmanlayarak aktarması, romanın bütünüyle uyum içerisinde olmasını sağlamıştır. Akıcı bir dil ile yazılan ve yaşamın nehire benzetildiği bu kitabı keyifle okudum. Tavsiye ederim.
ALINTILAR
"Umut, en uzun uykusuydu insanın; yalanlarla kandırır, masallarla avuturdu."
"Onu yönlendirir gibi duran ses, zihninin kıyısında dolaşıyordu."
"Şu an yaşadığı her ne ise tavan aralarından sürüne sürüne aşağıya inen, naftalin kokan sandıklardan çıkan, dolapların gizli bölmelerinden kaçan, aşkın hortlayan hâliydi."
"Uçurumun kenarına, ne olacağını hesap edemeden yürümüş; âdeta bir nehir balığı gibi sürüklenmişti. Ancak oraya attığı adımları su değil kaderi taşımıştı."
"Hâlâ baharın ışığını taşıyordu; yarısıyla yeryüzünün güzelliğini, yarısıyla yeraltının karanlığını andırıyordu."
"Bu odanın içindekiler sanki bütünlüğünü yitirmiş bir bedenin dağınık parçaları gibiydi. Silüetsiz, belirsiz."
"Atropos'un sessiz makası, onun yaşam ipliğini aynı odada kesmişti."
"Tozdan örülmüş zamanlardı. Unutur gibi olduğu anlarda, toz ona her şeyi yeniden hatırlatıyordu."
"Sürüden kopmuş yalnız bir balıktı. Akıntıyı yararak ilerliyordu. Zaman çözülüyor, denize akıyordu."
***
