BENİM GÜZEL HASTALIKLARIM - İPEK İLYASOĞLU
Bir kitabı okurken dikkatimi çeken şuydu; çoğu zaman yazarın "anlatmak istediği" ile "anlattığı" arasında bir mesafe vardır.
Kimi yazar bu mesafeyi ustalıkla kullanır kimi yazar farkında bile olmadan açar o uçurumu. İpek İlyasoğlu'nun kitabı için söylemem gereken şu: Burada ne bir mesafe var ne bir uçurum. Bu metin, yazarı ile arasına hiçbir şey koymamış. Belki de bu yüzden okurken yer yer nefesinizi tutuyor, yer yer sayfayı kapatıp derin bir nefes almak zorunda kalıyorsunuz.
"Benim Güzel Hastalıklarım" bir hastalık anlatısı olarak başlıyor ama çok geçmeden sınırlarını aştığını fark ediyorsunuz. Burada anlatılan, tıbbi bir vaka raporu değil; bir kadının kendi bedeniyle, kendi geçmişiyle, kendi yalnızlığıyla kurduğu amansız bir hesaplaşma.
İpek, sayfalar boyunca sadece hastalıklarını değil, bir ömür boyu sırtladığı "güçlü kadın" yükünü de döküyor önümüze. Ve bu dökülüş o kadar çıplak, o kadar korumasız ki okur olarak bazen "Bunu da mı anlatacak?" diye irkiliyorsunuz. Ama anlatıyor. Çünkü bu kitabın yazılma nedeni tam da bu: Suskunluğun bedelini ödeyen bir kadının, artık konuşmaktan başka çaresi kalmamış olması.
Edebi açıdan bakıldığında, metnin en güçlü yanı kuşkusuz dilindeki o "dikensiz" sadelik.
İpek, anlattığı onca tıbbi müdahaleye, onca teknik detaya rağmen dilini asla yabancılaştırmıyor; okuru tıp dilinin soğuk koridorlarında kaybolmaya mahkûm etmiyor. Tersine, anlattığı her şeyi o kadar içselleştiriyor, o kadar kendi dünyasının malzemesine dönüştürüyor ki en ağır tıbbi gerçekler bile bir hayat hikâyesinin doğal akışı içinde eriyip gidiyor.
Bir yazar olarak onu ayakta tutan en büyük meziyeti bu: Anlatacaklarını asla "anlatılması gereken şeyler" olarak görmüyor, onları kendi sesinin rengine, kendi nefesinin ritmine dönüştürüyor.
Ancak bu sadeliğin arkasında bir ustalık olduğunu da belirtmek gerek. Metnin kronolojik akışı içinde yer yer kırılan zaman çizgisi, anıların birbirine karıştığı, bazı travmatik anların bilinçli bir sis perdesi ardında bırakıldığı anlar var ki bunlar edebi açıdan en çarpıcı pasajları oluşturuyor.
Özellikle hafıza kaybı yaşadığı dönemi anlattığı bölüm, üçüncü tekil şahıs anlatımıyla adeta bir "ben"in yokluğunu dramatikleştiriyor. O bölümde dilin kendisi bir semptoma dönüşüyor, anlatının boşlukları travmanın derinliğini kelimelerden daha etkili bir şekilde aktarıyor.
Eleştirmen gözüyle baktığımda, metnin zaman zaman tekrara düştüğü, bazı duygusal yüklemelerin aynı cümle kalıplarıyla birkaç kez tekrarlandığı görülüyor. Özellikle "yapacak bir şey yok" ve "güçlü İpek" vurguları, anlatının dramatik omurgasını oluştursa da kimi noktalarda okuyucuda bir "tekrar ediyoruz" hissi yaratabiliyor. Bu, bir yazar olarak İpek'in hâlâ o "güçlü görünmek" ile "gerçekten görünmek" arasında gidip gelen o ince çizgide yürüdüğünü gösteriyor. Belki de metnin en insani yanı bu: Kendini anlatırken bile tamamen kurtulamadığı o sahne ışığı, o alkışlanma arzusu, o "beni de görün" çığlığı...
Bir başka eleştiri noktası, kitabın yapısal kurgusuyla ilgili. Bölüm başlıkları kimi zaman alışılmadık, kimi zaman şaşırtıcı olsa da anlatının içindeki bazı geçişlerin daha yumuşak olabileceğini düşünüyorum. Özellikle hastane anlatıları ile gündelik hayat kesitleri arasındaki geçişlerde zaman zaman bir kopukluk yaşanıyor. Ancak bu kopukluğun bir yazar hatasından çok anlatılan hayatın kendisinin kesintili, kopuk, bir türlü akıcılık yakalayamamış oluşunun bir yansıması olduğunu da söylemek gerek. İpek'in hayatı nasıl "ara ara" kesilip biçilmişse anlatısı da aynı kesintilere uğruyor. Bu haliyle metin, anlattığı hayatın biçimini kendine giydirmiş oluyor.
Yine de tüm bu teknik eleştirilerin ötesinde, bu kitabın bir edebi metin olarak en büyük başarısı şu: İpek, kendi acısını anlatırken asla başkasının acısını küçümsemiyor, kendi mücadelesini öne çıkarırken kimsenin mücadelesini gölgede bırakmıyor.
Bu, bir yazar için nadir bir erdem. Çoğu anlatıda "ben"in sesi, "öteki"nin sesini bastırır. Oysa bu kitabın sayfaları arasında dolaşırken, yazarın sesinin sadece kendine değil, okura da alan açtığını hissediyorsunuz. "Ben" diyor ama "Sen de varsın." diyerek. "Ben yaşadım." diyor ama "Sen de yaşıyorsun." diyerek. Anlatıyı bir vaka raporu olmaktan çıkarıp, gerçek bir edebi karşılaşmaya dönüştürüyor.
Son olarak, bu kitabın bir "iyileşme" kitabı olmadığını belirtmek isterim. Burada size mutlu sonlar, pratik tavsiyeler, beş adımda hayatınızı değiştirecek formüller sunulmuyor. İpek, en başından itibaren bunu söylüyor zaten: "Bu, umut dolu bir hikâye değil; bu, hayatın sert gerçekleriyle yüzleşme hikâyesi." Ve sözünü tutuyor.
Sayfalar boyunca ne bir teselli vaadi var ne bir "ben yaptım sen de yaparsın" dayatması. Sadece bir kadın var; kırıla kırıla, eksile eksile, susa susa yazılmış bir hayat. Ve belki de bu yüzden, tam da bu yüzden, bu kitap okunduktan çok sonra bile zihnin bir köşesinde çınlamaya devam ediyor.
O çınlamayı duymaya hazır olan herkese...
***
