Beni İlk Kim Öldürdü? / Nihal Danışman

Yazan: Nihal Danışman -BENİ İLK KİM ÖLDÜRDÜ?
Advert

ÖYKÜ - 21-07-2023 20:20

BENİ İLK KİM ÖLDÜRDÜ?

“Herkes bir kere ölür” diyorlar; bu doğru değil. Ben mesela yüz kere, bin kere öldüm. 
Öldüm, dirildim… 
Öldüm dirildim… 
Her defasında yeniden yeniden doğruldum beni öldürdükleri yerlerden. Bazen arkamdan sinsice bir hançerle yaklaşıp, en ummadığım anda katlettiler beni; bazen de göz göre göre kahkahalarla üzerime saldırıp öldüresiye sıktılar boğazımı…

Plaj çantam sırtımda, şıpıdık terliklerim ayağımda, güneş gözlüğüm, hasır şapkam… 
Hazırım altın rengi kumlara kendimi bırakmaya… 

Havlumu gözüme kestirdiğim bir plaj şemsiyesinin altına serip uzanıyorum üzerine. Burası hem herkesten uzak, hem de istersem herkesi görebileceğim bir yer… Erken bir saat olduğu için, plaj henüz kalabalık değil. Sayılı günleri olan birkaç pansiyoner aile erkenden yerleşmişler şemsiyelerin altına. Ufak çocuklar denizin kenarında kum tepeleri yaparak bağrışıyorlar. Hiç kimseyi görmek istemediğim için, güneş gözlüklerimi çıkarmadan elbisemi sıyırıp mayomla kalıyorum. Hasır şapkam kafamın üzerinde, yüzükoyun uzanıp, güneşin vücuduma dokunmasına izin veriyorum. Hava pürüzsüz, berrak…

Güneş, bir dost misali ısıtıyor bedenimi. Denizin tatlı hışırtılarına bırakmak istiyorum kendimi. Ruhum şifa bulsun istiyorum.
Son ölümümden beri kalkamadım hâlâ katledildiğim yerden…
“Hadi Muhsine” diyorum kendime, “kalk!” diyorum.
“Kalk! Bu senin ilk ölümün değil ki! 
Sen ki bunun gibi kaç kere öldürüldün kalk!    
Daha yirmili yaşlarda taze temiz, dünyadaki her şeyin masumiyetine inanan ben, ilk ölümü Gülcan’la tattım; zar zor iş bulduğum o diş hastanesinde…
Daha ilk görüşte öldürmeye karar vermiş meğer beni, o Gülcan.
Benden bir iki yaş büyüktü ve orada mesul müdürlük yapıyordu. Dişlerini gıcırdata gıcırdata harcadı beni. 
Masumiyetim mi dokunmuştu ona,  çalışkanlığım mı, yoksa güzel oluşum mu?

Bilmiyorum…
Her işime bir çengel, her sözünde bir kinaye.
İkide bir patrona şikayet… 
Yanında asistanlık yaptığım Alparslan Bey -ki arslanlar gibi yiğit bir insandı- Gülcan’ın benimle uğraşmasına uyanmış ve onu sert bil dille birkaç kez uyarmıştı.
Uyarmıştı ama katilim vazgeçmemişti beni öldürmekten.

Sessizce avını kollamış, kollamış ve en ummadığım bir zamanda katletmişti beni.
İftiralar atarak göz göre göre hançerledi Gülcan beni. 
Nasıl da şaşkındım ölürken.
Meğer bu Gülcan Hanımın patronla ilişkisi varmış. Patron da, bir gün bunu kıskandırmak için  “Muhsine de güzel kız; boyu posu…”
“Hele de gözleri“ demek gafletinde bulunmuş. İşte avını kollayan panter o zaman kudurmuş. Hırsızlıkla suçlayarak attırdı beni işten. İlk darbeyi bir hemcinsimden yemiştim ben.

Doktorun cüzdanını kendisinin aldığına adım gibi eminim oysa. İşte o utanç verici gün bana “Cüzdanı nereye sakladın?” dediği saat öldürdü beni, hem de zevkle… Düşünüyorum da son derece profesyoneldi ve ilk suçu benimle işlememişti Gülcan. O bir seri katildi. Ve kim bilir o genç yaşında ne cinayetler işlemişti.
Yok… 
Yok yanıldım!
Aslında ondan daha önceleri babam öldürmüştü beni…
Liseyi bitirince “bu kadar okuma, yeter!
Bir işe gir, çalış!“ diyerek…

Oysa on sekiz yaşında ne hayallerim vardı benim. Yüksek notlarıma rağmen babam inadından vazgeçmemiş ve üniversite sınav başvurumu yırtıp atarak, beni ta yüreğimden hançerlemişti. 
Evet! Evet!
İlk o gün öldüm ben.
Bağışlanmaz günahının farkında bile değil oysa kendisi. Yaşlı, ölgün gözlerle bana bakıyordu dün sabah. Bir yandan da zorla sürüklediği bacaklarının en büyük desteği olan bastonunu arıyordu.

"Muhsine, beni de kumsala indir kızım! Sıcak kum bacaklarıma iyi geliyor.”
İyi de baba… 
Sen beni öldürmedin mi daha on sekizimde? 
Öldürdüğün bu Muhsine’den özür dilemen gerektiğini bir günden bir güne düşündün mü hiç? 
Şimdi sana sevgiyle, merhametle, hoşgörüyle davranmamı bekliyorsun. Kılı bile kıpırdayamaz ölülerin yattığı yerden baba...

Bunu en iyi bilen sen olmalısın. Anneciğimi daha üç yıl önce sen kendi ellerinle yerleştirmedin mi ebedi istirahatgâhına?
Kumlar iyice ısınmış. Ne kadar zamandır yatıyorum böyle bilemedim.

Ayağa kalkıp şıpıdık terliklerimi giydim. Plaj daha bir kalabalıklaşmıştı. Bütün bu insanların sadece gölgeler olduğunu düşünerek kızgın vücudumu suya bıraktım. Güneşin ışınları denizin dibinde bal peteğine benzeyen haleler oluşturmuştu. Su, berrak ve tam benim sevdiğim soğukluktaydı. Su beni sardı, ben de suyu…
Yumuşak kulaçlar atıyorum, arada bir suyun altına dalıyorum çıkıyorum; sonra yeniden kulaçlar… 
Kurtar beni su!
Bak ben çok  yaralıyım. Artık ölmekten bıktım. Bu sefer ölmek istemiyorum. Yaralarımı iyileştir, şifa ver bana…

Sahil gözükmeyene  kadar yüzüyorum. İşte şimdi koca denizde yalnızım. Yukarıda mavilik, aşağıda mavilik.
Mavinin ortasında ben…
Bu sefer yirmi yıllık eşim vurdu darbeyi.
“Allahım, artık kalkamayacağım ayağa. Bu son ölümüm galiba…”
Tesadüfen gördüğüm mesajlar…
Aşkımlı, sevgilimli, bol öpücüklü vıcık vıcık whatsapp mesajları… 
İşin kötüsü, yalanlama gereği bile duymadı kendileri.
İlişkimiz çok monotonlaşmış, artık hiç konuşmayan iki insan olmuşuz ve daha bir çok zırva…

Oysa daha geçen yıl, dostlarına, arkadaşlarına  “Muhsine benim her şeyim, ben Muhsine olmadan bir gün bile geçiremem” diyen kendisi değil miydi? 
Ey deniz ne yapacağım ben?
Bu ölüm diğer ölümlere de benzemiyor, bu yara iflah olmaz artık; kanar da kanar.
Kıyıya doğru yüzüyorum. Kıyıdan bir sürü gölge el kol hareketleri yapıyor. Ne demek istediklerini anlayamıyorum, yine de kıyıya çıkmak üzere yüzüyorum. Meğer bir iki saate kadar fırtına çıkacakmış, sahil güvenlik uyarı anonsları yapıyormuş.

Şemsiyemin altındaki havlumu, hasır şapkamı ve bir iki parça eşyamı topluyorum;  kimseyi görmemek ve görünmemek için siyah güneş gözlüklerimi takıyor ve eve doğru yürüyorum. Yolda bir çocuk dikkatimi çekiyor, eğilmiş bir şeyler yapıyor.

Gözlüklerimi çıkarıp dikkatlice bakıyorum. Sekiz dokuz yaşlarında bir kız çocuğu, bir kırlangıcın kafasını koparmaya çalışıyor.
 “Ne yapıyorsun” diyorum, kendimden bile beklemediğim bir hışımla. Bir kız çocuğunun bu denli acımasız davranmasını kaldıramıyorum  sanırım. Çocuk biraz korkuyor, dudakları titriyor. Yaptığı kötülüğün farkında mı acaba?
 “Buraya düşmüş” diyor.  
“Uçamıyor ki!…”
Sertçe “Sen ver bakayım onu bana!“ diyorum.
Yavru bir kırlangıç bu…
Uçma denemeleri yapmaya çalışırken yere düşmüş olmalı. Onu göğsüme bastırıyorum. Küçücük kalbi yerinden çıkacakmış gibi atıyor.

“Bu senin ilk ölümün olmalı“ diyorum. “Bense kaç kere öldüm biliyor musun?”
Göğsüme bastırarak onu eve getiriyorum. Küçük bir kutuya hava almasını sağlayacak delikler açarak yavru kuşu içine koyuyorum. Bir iki saat sonra sakinleşiyor, verdiğim suyu içiyor, ekmek kırıntılarını yiyor. Ertesi sabah heyecanla kutuyu açıyorum, şükür yaşıyor. 
Kırlangıç yavrusunu avucuma alıyorum. Şimdi daha bir sakin, korkuları daha bir azalmış.
“Ölmeyeceğiz” diyorum ona. “Bizi öldürmelerine inat, yeniden yeniden dirileceğiz.”

Editör: Dilek Tuna Memişoğlu 

Günün Diğer Haberleri