BAYRAM ARİFESİ
Haznedar’da lokum gibi bir sabah… Akşamüstü üç yaşındaki Murat’ın, "Anne!" diye bağıran cılız sesi, caddelerde vızır vızır geçen araç seslerine sonra ambülansın siren seslerine ve nereden geldiği belli olmayan insan uğultuları arasına karışacaktı. Ama kimse dönüp bakmayacaktı. İnsanlar yağmurdan ıslanmamak için koşacak araçlara bineceklerdi. Öğrenciler patates kızartması hayaliyle evlerine bir an önce varmanın tatlı telaşını yaşayacaklar ve simitçi tablosunu kucaklayıp geldiği yere götürecekti.
Meliha ile oğlu Murat’ın yürek acısını bu telaş arasında kimse duymayacaktı, herkes sonradan öğrenecek ve bu işe kendilerince güleceklerdi. Caddelerde ve sokaklarda insanlar bayram arifesinde baktıkları yeri bile görmeden koşturup duracaklardı.
Meliha masal diyarında oğlunu pışpışlarken, akşamüstü yüreği ağzından fırlayacaktı. Arkadaşı Ayla, kabasını almadan geldiği istekleriyle onun kapısını çalacaktı. Bayram alışverişine onu sürüklemek için arkadaşını yanına alacaktı. Evden ayrılıncaya kadar öğlen olacak o da ikindi vaktine kollarını çarçabuk bırakacaktı. Gündüz telaşlı bir şekilde yeryüzünden sıyrılıp, parmaklarını aşağıya uzatarak gündüzü siyaha boyayacaktı.
Ayla ise benlik duygusuyla söze başlayacaktı;
"Meliha canım daha önceden haber veremedim. Birazdan seninle bayram alışverişine gidelim. N’olur lütfen!" diye şımarıkça rica minnet edecek, böylelikle Meliha’nın aklını çelecekti.
Meliha ise arkadaşına hayır diyememenin açısını daha sonra çekecekti.
Çarşı ve pazar tüm mağazalar alt üst edilecek, Ayla hiçbir kıyafeti beğenmeyecekti. Kiminin rengi, kiminin şekli zevkine uymayıp Haznedar’da girmedik delik bırakmayacaklardı. Meliha ağızını açıp iki kelam edemeyince tüm kozları Ayla’nın eline verecekti.
Meliha bu duruma daha fazla dayanamayıp isyan bayrağını çekerek; "Vallahi! Bu girdiğin son mağaza, aldın aldın, alamadın gidiyorum. Kocam gelecek daha yemek yapacağım," diyebilecekti.
Girdikleri son dükkânda tıklım tıkış, iğne atsan düşmez yere. Kadını erkeği düşmüş birbirinin peşine. Ayla son şansını kullanmak için günün geceye kucak açtığı bir vakitte, kabine bir sürü kıyafetle girecekti. Meliha titrek ışık gibi durduğu yerde salınarak titreyecekti. Çocuk mırıldanacak, akşam olmuş yağmur başlayacak üstelik eve nasıl gidilecekti de kocaya yemek hazırlanacaktı. Arkadaş uğruna bir araba lafı yutmaya birazdan hazırlanacaktı.
Meliha dükkânda durmayacak, dışarı atacak kendini. Ayla’yı dışarıda beklemeye karar verecekti. Kırmızı kapüşonlu oğlunun yüzüne bakmadan elini tutacak ve tüm hırsını çocuğu çekiştirerek alacaktı; "Hadi hızlı yürü oğlum"diyecekti. Avuç içindeki minik elleri tuttuğunda; "Bu çocuk kilo mu almış ne?" diye düşünecek ve yürüyecekti. O vakit derinlerden "Anne" diye bir ses gelecekti kulağına. O yine elinde tuttuğu çocuğun yüzüne bile bakmadan çekiştirip, "Yürüsene be oğlum" diyecekti.
Meliha karar vermiş artık Ayla’yı beklemeyecekti. Birazdan her yer kararacak, şimşekler çakacaktı. Yine derinlerden "Anne" diye bir ses duyulacaktı. Meliha’nın dikkati o kadar dağılacak ki, yine elinde ki çocuğun yüzüne bile bakmadan onu çekip. "Hadi yürüsene oğlum!" diyecekti.
Ayla çıkıp o anda gelecek, bir Meliha’ya bir de çocuğa eğilecek ve şaşırarak bakacaktı. Sonra elini beline koyup Meliha’ya dönecek, "Kız, Bu kimin çocuğu, hani ya Murat?" diye dehşetle soracaktı.
Meliha eğilerek elinde tuttuğu çocuğa bakacak ve ağızı bir karış açık kalacaktı. Götürmekte olduğu bu yabancı bir kız da kimin nesiydi? Bu sevimli kız onun eline nasıl gelmişti?
“Hani ya kendi oğlum” ve "Oğlum" diyerek bir çığlık atacaktı, çığlıklar birbirini kovalarken, Murat cılız sesi bu gürültü arasında yitip gidecekti.
Yine derinlerden bir ses gelecekti Meliha’nın kulağına, "Anne!". Tanımadıkları fakat elini sıkı sıkıya tuttuğu kız bakıp gülecekti Meliha’ya. Belki de onu annesine veya teyzesine benzetecekti. Kızın üstünde aynı kırmızı anarok oğlunun kıyafeti gibi, Yüzü ise asla görünmeyen...Oğluyla aynı kıyafeti giymiş ve onunla aynı boyda olan ve yüzüne bile bakılmadan alıp götürülen küçük bir kız çocuğu Meliha ile Murat’ın gecesini tamamen kâbusa boyamıştı.
Meliha hiç durmayacak ve "Oğlum!" diye bağırıp feryat edecekti. Başlayacaktı elini dizine koyup ağlamaya. Herkes akıp gidecek yanından bayram telaşıyla. Sema yapar gibi dört dönecekti meydanda. Ayla ise küçük kızı kaptığı gibi Meliha’nın elinden zorla alacaktı.
Kız gelmek istemeyecek bir çekişmedir yaşanacaktı. Küçük kızın bu tavrına çok şaşırılacaklardı. Ayla’nın tepesinin tası atacak kızı kaptığı gibi dükkâna gerisin geri dönecek ve bağırarak; "Bu çocuğun anası babası yok mu?" diye çocuğu dükkânın ortasına fırlatıp tüm insanlara çıkışacaktı.
Küçük kızın babası bir müddet sonra ağır uykusundan uyunacak ve gayet sakin, kucağında bir sürü kıyafetlerle meydana çıkarak, "Evet, benim kızım" diyerek şaşıracaktı.
Bunu kendisini niye sorduklarını düşünmeden gayri ihtiyari cevap verecekti. "Annesi kabinde giyiniyor. Ben de ona etek beğeniyorum" diyecekti fakat "Kızımı saldım çayıra, Mevla’m kayıra" demeyecekti.
Karısıyla ilgili olan baba çocuğuna neler olduğunu hiçbir zaman sormayacaktı.
Meliha yana yakıla oğlunu arayacak. "Oğlum!" sesleri karanlığın en dehliz yerlerine çarpıp tekrar kendisine ulaşacaktı. Sirenler bağıracak, caddelerde araçlar akıp gidecek, insanlar evlerine bir an önce gitmenin telaşıyla birbirlerine çarparak yürüyeceklerdi. Yine derinlerden bir ses duyulacak.
"Anne!"
Melda’nın masal gibi başlayan gününden eser kalmayacaktı. Öfkeler çığlık atacak, yüreği yangın yeri olacak ve denizanası gibi bir açılıp bir kapanacaktı. Cadde ve sokaklar durmadan genişleyecek, trafik ışıkları duracaktı.
Annesini yalnız Murat görebilecek, ta ki ayna onu yapışıp kaldığı mağaza vitrininden söküp alıncaya kadar...
Editör: Serpil Azapoğlu
