AT GİTSİN
O kadar kişi konuşuyor, o sadece onun sesini duyuyordu. Muhabbetin konusu havadan sudan sıradan şeyler de değildi. Kendisi konuşuluyordu.
Kendini, aç kurtların saldırdığı, masum bir koyuna benzetiyordu. Haksız da sayılmazdı. Daha düne kadar vazgeçilmez sandığı arkadaşları, onu ağıza alınmayacak sözlerle yerden yere vuruyor, bir an olsun durmak nedir bilmiyorlardı.
Gülümsüyor, kendini savunmaya ve konuşmaya bile gerek duymuyordu. Onlarca kişiye karşı “nasıl laf anlatırım?” diye düşünmüş sonunda susmayı tercih etmişti. Susmak daha da ters tepmişti.
Bir ara ellerinin içi terledi, gözlerini şöyle bir tavana kaldırdı, kimse ile göz göze gelmeden başını öne eğdi, iki eliyle saçını arkaya doğru sıvazladı.
Avuç içine koyduğu çenesi titremeye, dişlerinden kendi duyabileceği kadar şıkır şıkır sesler duymaya başlamıştı.
Daha bir saat öncesine kadar yere göğe sığdırılamayan, “sen olmazsan biz olmayız.” dedikleri bu genç adamın altın adını anında pula çevirmişlerdi.
“Cevap vermenin zamanı geldi” diye düşündü.
Bu kadar sabır, “İşte son noktam yeter artık!” diyecekti ki, içlerinde en güvendiği, yediği içtiği ayrı gitmeyen, istese canını vereceği, “dostum” dediği bunca sırrını paylaştığı Özkan’ın gözünün içine baktı.
Bu bakış, “Sen de mi Özkan?” der gibi bakıştı.
Özkan gözlerini gözlerinden çekmek yerine, “Haydi konuş, ne diyebilirsin? Tek bir kelime et bakalım, seni buradakilere, hatta dünyaya rezil maskara ederim, her şeyini biliyorum, bütün sırların bende.” diyerek bunca yıllık dostuna son darbeyi de indirmiş; gözlerinden adeta ateş püsküren bir canavar gibi bakıyordu.
“İplerin elimde, konuş bakalım, konuş!” diyordu.
“Hayır! Hiç bir şey konuşmayacağım, hepiniz haklısınız, özellikle de sen Özkan!” diyerek ayağa kalktı, hiç kimseye bakmadan doğruca kapıya yönelip, dışarı çıktı.
Hâlâ arkasından konuşulanları sokağın ortasında bile duyuyor, oradan bir an önce uzaklaşmak istiyordu.
Boşuna söylememiş atalarımız, “Çok söyleme dostuna, o da ot doldurur postuna.” diyerek içinden mırıldandı.
Öylesine hızlı yürümüştü ki, rıhtımın hemen kıyısında bir bankta buldu kendini. Nasıl, ne ara buraya geldiğini bile anlamamış, yol boyunca ne düşündüğünü, hangi sokaktan, hangi caddeden geçtiğini bile anlamamıştı.
Sanki sihirli bir el onu şehrin orta göbeğinden almış, getirip rıhtımın kıyısındaki bronz sokak lambasının altındaki banka oturtmuştu.
Beyaz köpüklü dalgalar gibi, biraz önce yaşananlar aklına gelip gelip gidiyor, o ânı tekrar tekrar yaşıyordu.
Ufka doğru simsiyah suların üstünde uçan ak balıkçıla gözü takılıp kaldı.
Sonra bir an ortadan kaybolan kuşun nereye indiğini bile göremedi, gözden kaybetti.
Ensesini yalayan acı rüzgâr denize doğru esiyor, ayaklarının altından yuvarlana yuvarlana kayıp giden cam şişe rıhtımın duvarını zorluyor, denize düşmek için can atıyor gibi olduğu yerde dönüp duruyordu.
Ayağa kalktı, duvarın kenarından neredeyse denize düşmek üzere olan cam şişeyi el çabukluğu ile aldı, banka geri oturdu.
Masmavi montunun cebinden kalemi ve yanından hiç ayırmadığı not defterini çıkardı.
Kâğıda; “Hüznüne ortak olmayanı, yüreğine dert etme." diye yazdı.
Kâğıdı cam şişenin içine koydu, kapağını sıkıca kapatıp, usulca denize bıraktı.
