At Arabası / Küheylan

Yazan: Ahmet Suat Düzgün - AT ARABASI / KÜHEYLAN
Advert

ÖYKÜ - 24-08-2022 16:36

AT ARABASI / KÜHEYLAN

Keşke her şeyi daha basit anlatmanın bir yolu olsaydı. Daha az hüzünlendiren, daha az acıtacak bir yolu olsa. Bir boyayı incelten tiner gibi içimizi yakan hatıralarımız var bizim, acıtan. Ne kadar istesen de engel olamadığın, kimine göre acı kimine göre naif hikâyelerimiz. Hamurumuzun yoğrulduğu yerlerde pişmiş insanlardık.

Yağmur yağdığında çamur olan yolumuzun üzerine bugün çakıl serpiyorlar. Artık yolda yürürken ayaklarımız çamura saplanıp pabucumuzun tekini orada bırakmayacağız. Yazın kavurucu sıcaklarında kuruyan toprakta yürürken ayağımızın içine toz toprak kaçıp parmaklarımızı yara etmeyecek… 

Büyük mavi boyalı, kocaman lastikleri olan kamyon, damperini kaldırırken arkadaşlarla hayretler içinde seyrediyoruz. Bakkal Hasan ve ona rakip Bakkal Selman amcaların karşılıklı dükkânları arasından geçerek kırık dökük kondularımızın arasına kadar geleceklermiş. Daha şimdiden olacaklardan memnun olarak mutluyduk. Çamurlu yollarımız, üzerine serpilen çakıllardan görünmez oldu. Kamyonun arkasındaki devasa silindir eğri büğrü yolu jilet gibi dümdüz ediyor…

Ellerinde Uludağ gazozu ve leblebi ile Bülent geldi, yanıma oturdu.

“Görüyon mu damperi nasıl kardırdı? Arkasındaki silindir hele! Al gazoz içerek seyredek.”

 Kamyon damperi kaldırdığında yerlere dökülen çakılların birbirine vurarak çıkardığı ses, biraz olsun ürpertiyor. Çakıllar dökülürken Allah etmesin biri altında kalsa sakat bile kalabilir. Öyle yoğun ve gürültülü…

Dut ağacının büyük dallarının altında oturmuş kamyondan dökülen çakılları ellerinde tırmıklarla yola serpen adamlara bakıyoruz. Kahvehanede ellerinde tespihlerle, siyah yelekli ağır ağabeyler burma bıyıklarını çekiştirerek en az bizim kadar meraklı gözlerle izliyorlar. Yazın sıcağında tulumları içinde belediye çalışanları olduğunu belirten sırt yazısı bir görünüp bir siliniyor hareketlerinden. Askeri botlarla çakılın üstüne çıkmış ipliklerle çevreledikleri bölgelere çakılı yayıyorlar hemen ardından da silindir her yeri sarsa sarsa, yeri göğü inleterek düzeltiyor…

Bülent’in bana uzattığı gazozu elime aldığımda ellerimden başlayıp her yerime bir serinlik geçmeye başladı. Ferahladım. Bir iki dikişte ağzımdaki leblebi tozlarını yok edercesine içtim kana kana… Dut ağacının dibindeki beton duvar üstünde oturmuş ayaklarımızı sallandırmış bakıyoruz. 

Bu sene annemin pembeye boyamayı uygun gördüğü kondumuzun önünden ince, uzun boylu, fiyakalı takım elbisesiyle Necati ağabey geçiyor. Böğrüne sanki bir acı saplanmış gibi ovuşturarak, kara gözlerini dökülen çakıllara dikerek kahvehaneye doğru yürüyor. Sakin ve etrafını süzerek olan bitene bir doktor gibi derin derin bakarak geçiyor damperli kamyonun yanından. Şirin ağabey de mahallemizin büyüklerinden. Kaytan bıyıklı, siyah güneş gözlüklü orta boylu ve güler yüzlü bir adam. Onunla Necati ağabey karşılaştılar. Buradan yani dut ağacının dibinden gördüğümüz kadarıyla memnundular. Gülüyorlardı, gülmek mahallemiz insanına ne de çok yakışıyordu.

Kondumuzun üstünde Kemal amca ve Niyazi amca atlarını ahırdan çıkarıyorlar belli ki. Kişnemeleri buradan duyabiliyoruz. Dışarı çıkmanın verdiği heyecandan olsa gerek kişnerken hissediyorduk mutluluklarını. Tüm gün ahırda sineklerden türlü böceklerle mücadele etmekten bıkmışlığın habercisi kişnemeler. 

Bülent benim gibi değil gazozunu yavaş yavaş içiyor. Atlar kişniyor, kapalı oldukları ahırdan çıkmak için can atıyorlardı. Bülent olan biteni seyrederken olduğum yerden doğrulup yukarı Necati ağabeyin babası Kemal amcanın ahırına doğru yöneldim. Geçerken Niyazi amca iri kalın kollarıyla atının başını bir fırça ile siliyordu. Dönüp beni görecekken oradan uzaklaştım Kemal amcanın ahıra doğru. Ahırın açık olan kapısında durdum. Dizlerim üzerine elimi koyup soteye yatıp Kemal amcanın atıyla ilgilenmesini seyrederken dizlerime, elime batan yaralarıma baktım. Ne kadar çok yara olmuş? Ne kadar çok yaram varmış meğer. Yakalamacılık, saklambaç ve yakar top oynarken sık sık düşmek, oluyor bunlar biliyorum. 

Başımı kaldırdım. Tavanda boydan boya uzanmış kalaslar altında sarkan gece lambası, hasırdan işlemeli süs eşyaları var. Yer yer beyaz izleri olan siyah atını önünde yem yerken izliyor. Bir adı olsa, benim atım olsa adını Küheylan koyardım. Yakışırdı hani. Ne bileyim belki Red Kit’i fazla seyrettiğim içindir. Ama güzel bir isim bence bir at için. Büyük bir ağacın içini oyup atların beslenmesi için uzatmış içini yemle doldurmuş şimdi atı oradan başını eğip samanları büyük bir iştahla yiyordu. Atın yanında ellerinde ata giydireceği semer ve at arabasına uyum sağlayacağı tertibatla bekliyordu. Gördüğüm ender güzel şeylerden biriydi. Ona uygun olacağı zamana kadar dokunmadan yanında bir taburede oturmuş bakıyor sanki gözlerini dinlendiriyordu. Kocaman açılmış büyük kirpikli gözlerini, saman yerken açılan ağzındaki dişlerini kontrol ediyordu herhâlde. Büyük burun deliklerindeki doğa üstü güzellik, dik kulaklarını asilliği inceliyordu herhâlde. Kapıya biraz daha abandım…

“Oğlum benim. Oğluşum benim. Bugün yine seninle yollara çıkacağız. Bugün de birlikte nafakamızı çıkaracağız. Ona göre iyi beslen ha. Sonra erkenden dönme şansımız yok. Ama o kadar da kendini kötü hissetme. Boyunluğuna biraz saman ve sevdiğin otlardan da koyacağım. O kadar da kötü değil ama akşama kadar çok işimiz var şimdi iyi beslen. Benim alnı beyazım, güzel gözlüm, ekmek teknem, canım, kader ortağım…”

Derken atının alnını sol eliyle okşuyor sırtında sağ eli ile tuttuğu fırçayla sırtını temizliyor sırtındaki ince uzun saçlarını tarıyordu. Saçlarını taradıkça düzleşip güzelleşen at, keyiften Kemal amca konuşurken cevap verircesine hafif hafif kişniyordu. Burada gördüğüm şeyin bir muhabbet olduğunu anladım. Resmen konuşuyor ve anlaşıyorlardı. Kemal amca zaten çok güzel yürekli bir adamdı. Buna şaşırmamam gerekse de olduğum yerde cennette bir köşede oturmuş gibi dizlerim uyuşmadan öyle hayran hayran bakıyordum.

Küheylan, başını doydum der gibi oyuk olan kalas içinden kaldırdı. Doydum diyordu işte, bunda anlaşılmayacak bir şey yoktu ki. Kemal amca, “Oğlum doydun mu!” deyip elindeki eyeri küheylanın sırtına attı. Kayışlarını bağlamak için altta karın bölgesine indi. Dizleri üstüne eğilip kayışı bağlayıp karnını sıvazladı. Bu atın çok hoşuna gitti. Bir an kapı aralığında beni görecek diye ödüm koptu sanki beni üzecek bir adammış gibi. Yine de böyle bir yerde izinsiz olmaktan suçlu gibi hissettim kendimi. Eyeri bağladı, kayışları at arabasına gelecek yerleri sırtında birleştirdi. Şimdi eliyle atın çenesi altından tutup dışarı çıkaracaktı. Hemen bulunduğum yerden dışarı çıkıp evlerinin önündeki büyük kayanın üstüne oturdum. Oraya çıkınca beni Bülent de gördü. 

“Neredesin? Bak ne güzel yaptılar yolu.”dedi. 

İşçiler yol kenarına çektikleri ipleri topluyorlar mahalle sakinleri yapılan yolda yürüyor, zıplıyor yolun sağlamlığını kontrol ediyorlardı. Fırıncı Mustafa amca, Selahattin ağabey, arkadaşımız Osman, Necati ağabey, Şirin amca da boynunda fotoğraf makinasıyla bu anı ölümsüzleştiriyordu. 

Ben kaya üstünde oturmuş Kemal amcanın çıkışını izliyordum. Ahır içinden bir gelin gibi çıkmış Küheylan Kemal amcayla çok mutluydu. At arabasına doğru giderken atıyla bana başıyla selam verdi Kemal amca. 

Dut ağacının dibinde Niyazı amcanın at arabası hazırdı. Yerlere dökülen dutları yiyor gidecekleri zamana kadar etrafı tertemiz ediyordu. Her zamanki gibi elindeki kamçıyı havaya doğru savurup gökyüzünde şaklattı. Hiç görülmüş şey değildi. Niyazi amca olsun Kemal amca olsun kamçıyı atın sırtında patlattıklarını bugüne değin görmemiştik. Bir nevi uyarı işareti gibi… gidiyoruz gibi bir işaretti. Kamçı sekiz çizip gökyüzünden aşağı inerken dümdüz oldu. At ayaklarını reverans yaparak tırıs gitmeye başladı. Yeni açılmış yolun üzerinde giderken Niyazi amca geri doğru baktı. Biz at arabasına atlıyor muyuz diye değil stabilize dedikleri yolda bir izi kalıyor mu diye baktı. Beyaz bıyıkları üzerindeki güzel gözleri güldü. Bıraktığı ize sevinmiş gibiydi. Keyifle uzaklaştıkça küçüldü…

Kemal amca atını arabaya koşmuş kayışları kontrol ediyordu. Bana baktı. Sonra tekrar atıyla ilgilendi. Sonra tekrar baktı. İçimden geçenleri hissetti sanırım. Nasıl hissetmesin ki? Atıyla anlaşan bu koca yürekli adam beni mi anlamayacaktı? 

“Ne duruyorsun orada Civo? Gel buraya.”dedi. 

At arabasına binmemize izin verecekti. Bülent de diğer çocuklarda at arabasına atladık. Ben Kemal amcanın yanında atın hemen arkasındaydım. Küheylan döndü, bana baktı, gerçekten bana baktı. Güldü, güzel, intizamlı taranmış saçlarını başını sağa sola çevirerek dalgalandırdı. Ön ayaklarını havaya kaldırdı, sonra sakince olduğu yerde yavaş yavaş kalçalarını bir o yana bir bu yana oynatarak bizi çekmeye başladı. Sırtında bu kadar yük varken mutlu görünüyordu. Kemal amca başımı okşadı. Yüzüme nasırlı ellerini sürdü. Güçlü ve güzel insandı bizim mahallemiz insanları. Sonra yüzüme ağlamaklı baktı. İşte buraya kadar der gibi birkaç tur attırdığı mahallemizde inmemizi istedi, fesinin altında gülen iki gözüyle.

İndik, at arabasının ince tekerleklerine Küheylan’ın stabilize yolda bıraktığı izler ardından bakarken stabilize dedikleri yolu hiçbirimiz düşünmüyorduk. At arabası, Küheylan, sevgi taştan daha kıymetliydi küçük yüreklerimizde hissettik… 

Tüm mahalle kadınları ve erkekleri yol kenarında resim çekilirken, yola uzanırken, elini bir halıya sürer gibi sürüp incelerken biz çocuklar atın gittikçe küçülen adımlarını, güzel kuyruğunu, dik başını ve yanında güzel yürekli Kemal amcayı izliyorduk. Yol mol umurumuzda bile değildi.

Günün Diğer Haberleri