ALKIŞ BİTTİ
Hayatın karanlık dehlizlerinde ağır çekim sürükleniyordu. Attığı her adımda bir boşluk hissi, bir yokluk hissi taşıyordu. Halbuki, omuzları aynı boşluk ve yokluktan çok uzaktı. Omuzlarından, beline kadar uzanan ince bir sızı bedenini sarmıştı. Omuzları hep düşüktü, boynu hep eğikti. Çektiği fiziksel ağrılar, anne yüreğinin ağır sancılarının yanında hiç kalıyordu.
Ağır çekim sürüklenirken dizlerindeki derman tükenmiş, gözlerindeki fer artık sönmek üzere olan mumun alevi gibi cılızlaşmıştı. Aldığı her nefes ciğerlerini yakarken boğazına düğümlenen kelimeler bu yangını daha da artıyordu.
Karanlık odada oturduğu koltuk bile kemiklerini acıtıyordu artık. “Bir tek ben miyim bu halde olan yoksa başkaları da var mı?” diye düşünürken yalnızlığının duvarları aniden çatırdadı. “İşte cevap!”diye düşündü, çatırtılar arasında yokluğun kalp ağrısını nasıl da artırdığını hissederek...
Feri gitmiş gözlerini ne açmak ne de kapamak istiyordu şimdi. Ne fark ederdi ki? Mengeneye sıkışmış gibi acıyan yüreği atmakla atmamak arasında kararsız, sırf alışkanlıkla ritim tutuyordu.
Dizlerini kıvırıp göğsüne doğru topladı, sızlaması azalsın diye. Başını eğip dizlerine dayadı, ağrısı azalsın diye. Dermanı olmayan kollarıyla bacaklarını sarıp sarmaladı, derman olsun diye.
Bu kadar perişan durumda olmak ona göre değildi. Her şey üzerine üzerine ve üst üste gelmişti. Peki neden şimdi toplanıp gelmişti ki tüm acılar, tüm dertler. Tek tek gelseler belki daha cesur savaşırdı ya da ruhu daha az yıpranırdı.
Eşi toplantı için gittiği kilometrelerce uzakta tüm dünyayı kırıp geçiren Korona salgını nedeniyle yollar kapatılınca mahsur kalmış, endişeli bir bekleyiş içindeydi. Kocasını, daha on iki gün önce dokuz aylık minik kızıyla birlikte neşeyle öperek yolcu etmişlerdi. Ve gidişinden iki gün sonra da sokağa çıkma yasağı başlamıştı. Sanki bunu bekliyormuş gibi kızının o gece ateşi kırk bir dereceye çıkmış havale geçirmişti. Hastaneye ambulansla acil olarak yetiştirmişlerdi. Deli gibi atan anne yüreği, evden hastaneye gidene kadar biraz daha hızlansa neredeyse duracaktı.
Ambulans yola çıkmak üzereyken eşi Selim, sanki içine doğmuş gibi telefon etmişti. Hatta o anda telefonun sesi bile merak ve endişeyle dolmuş gibi çalıyordu. Evren, tanıdık sesin gücüne sarılmak için gözyaşlarını bile silmeyi düşünmeden, titreyen elleriyle telefonu hemen açıp eşiyle konuşmaya başlamıştı. Çaresizlik hissini hıçkırıklar arasında birkaç kelimeye sığdırmıştı. Selim, endişeli sesini belli etmemek için mümkün olabilecek en soğukkanlı hâliyle Evren’e destek olmaya çalışmıştı. Her cümlesinin sonunda orada olamadığı için özür dileyerek...
On gün içinde zavallı yavrucak iyice erimiş, gözlerinin altı çökmüştü. Daha canı ne kadardı ki bu küçücük bedenin! Normalde gürbüz bir bebek olan kızı; o ünlü, Afrika’daki aç çocuğun başında bekleyen akbaba fotoğrafındaki zavallı çocuk gibi görünüyordu. İçinden geçen bir umutla; fotoğrafı çeken Afrika’daki o fotoğrafçının akbabayı kovması ümidiyle kendi çocuğunun başındaki hastalığı kovması umudunu birleştiriyordu. Etrafında kelebekler gibi dolaşan, pandeminin koca yürekli savaşçıları olmasa tutunacağı son dal da kırılıp giderdi. İşte esas o zaman çaresizliğin dipsiz karanlığında kaybolurdu Evren.
Karanlıkta duyulan inleme sesiyle yerinden sıçradı. Uyuşan bacaklarının sendelettıği ayaklarına aldırmayıp bir koşuda beşiğe ulaştı. Başucu lambasını nasıl yaktığını hatırlamadan elini hemen melek kızının alnına koydu. Çok şükür artık ateşler içinde yanmıyordu. Bebek teni kırmızıdan bebek pembesine dönmüştü. Deniz mavisi gözlerine artık kan oturmuyordu. Bir anne olarak yaşadığı şu son on gün, on yıla bedeldi.
Şimdi güzel mavi gözlerini kocaman açmış, bitkin ama parlak gözlerle bakıyordu meleği. Acıkmıştı, kuruyup çatlamış dudaklarından şapırtı sesleri geliyordu. “Merhaba meleğim, çok mu acıktın sen?” diyerek küçük kızını dermansız kollarına aldı. Değil memesindeki tüm sütü, mümkün olsa canından can verirdi kızı için. Artık hiçbir şeyden şikayet etmeyecekti Evren. Çünkü kızı çok şükür sağlığına kavuşuyordu. On günlük amansız mücadelenin kazanan tarafıydı.
Yıllar sonra küçük kızıyla güneşli bir sonbahar gününde oyun parkında oynarlarken Evren'in aklına geçmişin zor zamanları geldi. O günlerde sanki kendi çocuklarıymış gibi özenle ve büyük bir çabayla uğraşan doktorlara, hemşirelere ve tüm sağlık personeline sadece her akşam saat dokuzda değil, bütün ömrü boyunca yürekten minnet duyguları taşıyacak ve alkışlayacaktı.
Doktorlar, ailelerinden çok uzakta ve onlardan habersiz, evlerine gidememenin çaresizliğiyle hastanede mahpus kalmış gibi ve hiç dinlenmeden bitmeyen işlerini büyük bir cesaretle yürekten yapıyorlardı. Şu anda içini en çok acıtan şey, o Korona günlerinde kızına intraket takıp kan alırken onun canını acıttı diye binlerce defa özür dileyen Sevda hemşireydi.
Halbuki ne kadar çabuk unutulmuşlardı tüm sağlık çalışanları. Korona gitti, alkış bitti.
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz
