Advert
https://www.truvaedebiyatdergisi.com/files/uploads/user/aea161b5aa252911d105f0761515ddfe-3fcfa69d00ec20f4cacf.jpg
Suna Türkmen Güngör
Advert

Çağ Atladıkça Acıyor Ruhum

01-06-2025 15:52 1454 kez okundu.

Zaman hızla değişiyor. O kadar hızlı ki bazen nefes almakla bir tuşa basmak arasında bile fark kalmıyor. Yeni bir çağdayız; sessizce değil, büyük bir gürültüyle değil, garip bir sükûnetle içimize sızan bir çağ... Adı mı? Yapay Zekâ.

Başta bir kolaylıktı bu. Bir dost gibi geldi. Bilmediklerimizi söyledi, eksiklerimizi tamamladı, işlerimizi kolaylaştırdı. Ne güzel dedik, ne büyük icat... Sonra fark ettik ki artık yalnızca bize yardım etmiyor, bizim yerimize karar dahi veriyor. Bizim adımıza yazıyor, düşünüyor, hatta yaratıyor. İşte tam da burada bir sızı başlıyor içimde.

Çünkü bazı şeyler sadece insan kalbine emanettir. Mesela bir annenin yumuşacık sesiyle söylediği ninni… Bir gencin kalbinde uçuşan kelebek... Bir âşığın gecenin tam ortasında mırıldandığı türkü… Bir çocuğun kırlarda koştururken avuçlarına topladığı neşe… Bunlar bir kodlamanın kelimeleriyle değil, bir ömürlük hisle, duyguyla var olur.

Şiir, bir algoritmanın içinden çıkmaz. Bir insanın yüreğinden kopar, içinden çıkar. Kırılmış bir hatıranın kenarından süzülür, bir gülüşün yarım kalmış kıyısında büyür. Yapay Zekâ; ne kadar hızlı yazarsa yazsın, bir âşığın susarken söylediği bir cümleyi yazamaz. Çünkü o cümle sadece susarak kurulur.

Korkum teknoloji değil, insanın kendini unutması. Çünkü biz unutursak, Karacaoğlan susar. Pir Sultan bir daha haykıramaz. Cemal Süreya, “üvercinka”yı yalnızca bir kelime olarak bırakır. Oysa onlar bizim geçmişimiz, kalbimizin belleği.

Yapay Zekâ ne kadar gelişirse gelişsin, aşkı ilk kez hisseden bir genç kızın kalp çarpıntısını, annesini kaybeden bir çocuğun gözyaşını, parçalanan, kavrulan yüreğinin acı caresizliğini veya sevdiğine kavuşamayan bir âşığın göğe bakarak ettiği içli duayı, gönül yangınını anlayamaz. Çünkü yaşamadı. Çünkü hissetmedi. Çünkü beklemedi. En önemlisi de unutmadı, affetmedi, özlemedi.

Edebiyat, sanat, müzik, bunlar sadece üretim değil, yaşanmışlığın tortusudur. İnsan ruhunun dünyaya bıraktığı yankıdır. Bir çoban seher vaktinde kaval çalarken sadece nota değil, bir yalnızlık üfler mesela. Bunu hissedebilen bir yazılım var mı? Bence henüz yok. Belki hiçbir zaman da olmayacak.

Yapay Zekâ bize çok şey kazandırabilir evet. Ama biz onunla neler kaybederiz, işte asıl mesele orada. Sanatımız, türkülerimiz, hikâyelerimiz, ninelerimizin anlattığı masallar, dedelerimizin çay bardağında döndürerek söylediği atasözleri… Hepsi birer birer buharlaşıyor.

Üretim artık bir dokunuş. Ama o dokunuşun içinde ne ter var ne sabır ne de umutla bekleyiş...

Ben korkuyorum, elbette teknolojiden değil. İnsanın kendine yabancılaşmasından. Sonsuz veri akışında bir kelimenin kalpten geldiğinin unutulmasından. Bir ezginin, bir bakışın, bir mısranın bir yaşamın içinden süzüldüğünün unutulmasından.

İşte bu yüzden yazmalıyız. Unutulmamak için değil, hatırlatmak için. Çünkü biz unuttuğumuzda değil, unutturduğumuzda kaybederiz.

Bir insanın eliyle dokuduğu sözcükleri bir makinenin satır aralarına bırakamayız, bırakmamalıyız. Ruh asla üretilemez. Ruh ile sadece yaşanır ve yaşandığı gibi aktarılır.

O yüzden diyorum ki teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, biz kalbimizin içinden geçen cümleyi yazmayı bırakmayalım. Çünkü gün gelir duygularımızı, hislerimizi kodlamalara terk edip robotik insanlara dönüşebiliriz. Hiçbir yazılım, “seni seviyorum” un o kırılgan titremesini bizim kadar inandırıcı söyleyemez.

***

 

Neler Söylendi?