YUVA SICAKLIĞI
Sabahın erken saatlerinde uyanan Anadolu insanı, her gün güneşi karşılamanın keyfini yaşar. Zeliş, kahvaltıyı hazırlamış, hep beraber oturmuşlardı sofraya.
Herkes uyku mahmuruydu. Ocakta, sacın üzerinde yapılan bazlamalar sofrada yerini almıştı. Çoktan unutulmuştu, ateşin karşısında dökülen terler. Sac iyice ısınmış, altında ateş yanmaya devam ederken ekmekler mis gibi kokarak pişirilmişti.
Sofrada, inekleri Sarı Kız’ın sütünden yapılan tereyağı, sıcak bazlamayla karınlarını iyi doyurmalı ki herkes bir işin başına gidebilsin.
Anne hepsine tek tek bakmıştı. Hazırlanan kahvaltı için bir "eline sağlık" diyen olacak mı diye. Kimseden ses çıkmıyordu. Yalnız evin küçük çocuğu burnunu çekmeye başladı. Annenin gözleri benzi sararmış evladında sabitlenmişti ve “Ali, iyi misin?” dedi.
İş yapmaktan yıpranmış elleri, çoktan çocuğunun sıcak alnına ulaşmış ve teşhisi koymuştu. O anneydi. Hiç kimse yaptığı işi fark etmese bile o kimseden vazgeçemezdi.
Gün ağarmıştı ama bu mevsimde hemen hava ısınmazdı. Sobayı yakacak kadar da soğuk değildi. Bütün yaz iş başındaki arıların yaptığı bal şimdi işe yarayacaktı. Anne, ıhlamur çayı için çaydanlığı ocağa sürmüştü çoktan.
İnce kazağının kollarını katlamış, tombul kolları ortaya çıkmıştı. Maharetli elleri çaydanlıktan tutmuş açık pembe renk alan, mis gibi kokan ıhlamuru bardağa doldurmuş, içine de doğal baldan koyduğu gibi çocuğuna içirmişti. Çocuğunun kırmızı tombul yanaklarını severek, hemen iyileşeceğinin güvencesini vermişti.
“Ali’m bu ballı ıhlamuru içersen, hemen iyileşirsin; sen merak etme bir saate bir şeyciğin kalmaz.”
Çocuk, annesinin sevgisiyle zaten hemen kendini iyi hissetmeye başlamıştı. Ateşi çıktığı için dudakları çatlamış gibiydi. Dilini kuruyan dudağında gezdirip duruyordu.
Herkes işini yapmış, gün bitmiş ve eve gelmişlerdi. Ali daha iyi bir durumdaydı. Evin kadını hem çocuğuyla ilgilenmiş hem işlerini yapmıştı. Artık alışmıştı. Yaptığı işlerin kimse tarafında görülmeyeceğinden emin bir şekilde, dalgın dalgın akşam yemeğinde ortadaki tabağından çorbasını kaşıklıyordu. Ali, annesine baktığında çok dalgın olduğunu görmüştü. Konuşmak için niyetlenir, sonra susar. Bir daha niyetlenir ve ağzından; “anne“ sözcüğü akıvermiştir birden. Bu sözcüğün anlamı çok fazlaydı; sevgi pınarı, emeğini esirgemeyen, şefkatiyle sevdiklerini kuşatmış bir kale gibiydi.
“Anne, anne!” diye yineledi.
“Anne, senin ellerin ilaç gibi! Beni hemen iyileştiriyor.”
Çocuk söyleyeceğini söylemiş, son noktasını yutkunarak koymuştu. Kadını uykusundan bir ses uyandırmış gibi irkilmişti. Duyduğu sözler karşısında duygulanmış ve dudakları titrediği için hemen konuşamamış, sevgi dolu gözlerini evladına dikmişti. Nihayetinde boğazını temizler gibi, bütün duygularını yutmuş, artık konuşacak duruma gelmişti.
“Öyledir Ali’m, anneler ilaç gibidir. Her işi yapar ama fazla fark edilip görülmezler”
Sofraya sanki ramazan topu atılmış gibi sus pus dinleyen diğer aile bireyleri, bütün gün aç kalmış gibi yemeklerini yemeye başlamış, bir şey duymamış gibi davranmışlardı.
Kadın herkese bir göz atmıştı.
“Ali’m, sen daha iyi misin?"
Kadın evladının gözlerine baktığında, oradaki cevabı "evet" veya "hayır" değildi. Göbek bağlarının ne kadar güçlü olduğunu görüyordu. Kadının omuzlarından bütün yükler dökülüvermiş ve yanaklarına sevginin pembeliği yayılmıştı. Kadın aldığı bu güzel destekle dişi bir kuş gibi cıvıldamaya başlamıştı.



















