KIRIK
Hastane koridorunda, derinden gelen buğulu bir inilti duydum. Bekleme salonunda sıranın kendilerine gelmesini bekleyen hastalar, yanındakilerle fısıldaşanlar, sedyeyle koşturan hemşireler ve huysuzlaşan çocuk sesleri arasında bu acı inilti kaybolup gitti.
Sıranın sonuna iliştirilmiş bir tekerlekli sandalyeye eğreti oturtulmuş, kucağına dosyası bırakılmış, seksen yaşlarında; zayıf, cılız, yorgun düşmüş bir yaşlı teyze ilişti gözüme. Sanırım o sessiz feryat ondan geliyordu. Aldıran yok, duyan yok; herkes kendi derdinin telaşında. Epeyde sıra var ama bekleyecek takati kalmamış. Teyzenin iniltileri gitgide ağırlaşıyor; belli ki sancısı çok ve oturmakta zorlanıyor.
Dayanamadım, yanına gittim. Eğilip kulağına fısıldadım:
“Teyzecim, ağrın nerede? Kimsen yok mu?”
Kurumuş, buruşmuş, gözlerinin feri gitmiş hâlde yüzüme baktı; sonra bacağını gösterdi. Kucağındaki dosyayı açıp baktım. Yaşlılar yurdundan getirilmişti ve sol kalçasında; “düşmeye bağlı kırık” diye not düşülmüştü.
Bilemeyiz…
Yıllar önce terk edilerek kırılmış kalbinin yanına eklenen bu acı, kimsesizlikle daha da şiddetlenmiş olabilir miydi? Acıyan yere annelerimiz dokununca hafiflerdi ağrılarımız; onun ağrılarına dokunacak bir evladı yoktu belki de. Artık iyileşmezdi o kırıklar, hem yaşı gereği hem de yaşadıkları yüzünden.
Dilerim acıların dinmiştir teyzem, senin acıların yüklenmiştir merhamet etmeyenlerin yüreğine…



















