Tezer Özlü / Serhan Poyraz

Hazırlayan: Serhan Poyraz -TEZER ÖZLÜ
Advert

BİYOGRAFİ - 12-02-2025 19:58

TEZER ÖZLÜ

Yaşamı değiştirmek isteyen bir anlatıcı…

Akılla çılgınlık arasında yazan bir yazar...

Yaşamın gitmek, gitmenin ise, yolculuk etmek, bir kentte kalmamak, bir dilde kalmamak, hiçbir yerde olmamak, hiçbir yerde kalmamak, hiçbir şeyi benimsememek olduğu  asi bir ruh...

Kimine göreyse, Türk edebiyatının lirik, nostaljik, gamlı prensesi…

Tezer Özlü…

10 Eylül 1943 tarihinde Kütahya'nın Simav ilçesinde doğdu. Çocukluğu anne babasının görev yaptığı Simav, Ödemiş ve Gerede'de geçti. 10 yaşındayken İstanbul'a geldi ve Avusturya Kız Lisesi'ne gitti.  Ancak bu okulu bitiremedi.

“Dört bin nüfuslu bir Anadolu kasabasında dünyaya bakmayı öğrendim. Altı yaşındaydım. Dünyanın sonsuz büyüklüğünü hissetmem ve gitmem, çok uzaklara gitmem gerektiğine inandım.” diyen Tezer Özlü’nün 1980 yılında yazdığı “Çocukluğun Soğuk Geceleri” romanı onun çocukluk yıllarından belirgin izler taşır.

Bu romanındaki baba karakteri, siyasetin ve egemen ideolojinin dönüşümden geçtiği kendi döneminden fazlasıyla etkilenmiş bir figürdür. Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki ulusalcı otoriteryanist ve aydınlanmacı disiplin öngörüleri babanın bireysel ve toplumsal kimliğine nüfuz etmiş haldedir.
Bunun en belirgin örneği babanın, çocukların görüp uymaları için çalışma masasının karşısına astığı kişisel mektup ile talimatname karışımı notlardır.

“Yavrularım” diye başlayan bu notlar, babanın “vatana hayırlı evlat olmaları” dileğini takip eden “sevgili ve cefakâr babanız” ifadesi ve imzası ile biter.

Eve gelen misafirlerle de yapılan sohbetlerin konusu da görev, ödev, çocukların okuldaki başarıları ve dolayısıyla yine ödev ve görevdir. Bu kadarla da kalmaz, Cumhuriyet’in ilk kuşağından olan baba evinde; Atatürk’ün büstü ve bayraklardan oluşan mini bir “tören alanı” vardır.  Dönemin babası ile yetiştirmeye çalıştığı çocukları arasındaki boşluk da işte bu alanda sahnelenir bir anlamda. Ulusal bayramlarda ev halkını bu alanda toplayan baba, çocuklarını “hazır ol”a geçip İstiklal Marşı söylemeye ikna edemez. Babaya “resmi” ile “özel” alan sınırlarını göstermesi bakımından çocukların; “Evde hazır ol durulmaz” sözü anlamlıdır.

Üç kuşağın bir arada yaşadığı bu evdeki babaanne karakteri, eski rejimin dinsel baskınlığını yoğun bir şekilde yansıtan bir figürdür ve geleneksel pratiklere ve söylemlere bağlılığı ile dikkat çeker. Babanın yaygın dinsel inanışla bağlantısı belirsizdir ve bir yandan çocuklarına birçok bilimsel bilgi ve teknik detayı aşılamaya çalışırken herhangi bir hastalık ve kaza halinde annesinin inanışlarına teslim olmaktadır. Öte yandan en yaşlı kuşağının bağlandığı dini söylem en genç kuşağın babaanneye takılma sebebidir.
Kuşak farklılıklarının ve çatışmalarının yaşandığı bu evdeki yıllar, Tezer Özlü’ye çocukluğun tutukluluk ve sürgün olduğu düşüncesinin tohumlarını atar ve gençlik yıllarında Amerika ve Avrupa’da egemen olan “bohem” hayat tarzını benimsemesine zemin hazırlar.

“Karşı çıkmak istediğim kurallar var. Bir haykırış! Küçük dünyanız sizin olsun!”

Ve, düşündüğüne uymayan, sevgisiz, iç içe yaşamın sürdüğü bir evden ve karanlık bir kiliseye benzettiği okullardan kaçmak ister Tezer Özlü. Okulda öğretilenlerin gerçek yaşamda bir karşılığı olmadığını düşünür.

Nitekim Avusturya Kız Lisesi’ni mezun olmadan bırakır ve 1961 yılında yurt dışına gider. O yılların bohem kuşağının “yolda” olma hali onun da ruhunu sarmıştır.

“Kopukluk, yaşamdan, insanlardan, geçmişten kopukluk... Gelecekle de hiçbir ilgisizlik... Nerede olacağımı, hangi kentte oturacağımı, nereye gideceğimi hiç bilmiyorum.”

Ve Tezer Özlü, 1962 ve 1963 yıllarında otostop yaparak Avrupa’yı gezer. Paris'te tanıştığı tiyatrocu ve yazar Güner Sümer'le 1964 yılında evlenir ve birlikte Ankara'ya yerleşirler. Güner Sümer'in Ankara Sanat Tiyatrosu’nda çalıştığı bu dönemde Tezer Özlü de, Almanca çevirmenlik yapar ve aynı zamanda, bu yıllarda dergilerde öyküleri yayımlanmaya başlamıştır.

Tezer Özlü’nün Güner Sümer ile olan evliliği kısa sürer ve ondan ayrılıp İstanbul’a gider. Kısa süre içerisinde yönetmen Erden Kıral ile 1968 yılında evlenir ancak psikolojik sorunlarla da mücadele etmektedir ve 1967 ile 1972 yılları arasında çeşitli hastanelerin psikayatri kliniklerinde kalır. 1973 yılında ise kızı Deniz dünyaya gelir.

Hayatı “gitmek” olarak gören Tezer Özlü, kazandığı bir bursla 1981 yılında Berlin’e gider ve Erden Kıral’dan da ayrılır. İsviçre asıllı sanatçı Hans Peter Marti ile tanışan Tezer Özlü 1984 yılında onunla evlenir ve Zürih’e yerleşirler. Tezer Özlü, 1986 yılında, 43 yaşındayken “Meme Kanseri” sebebiyle bu dünyadan göçüp gitmiştır.

Tezer Özlü, İkinci Dünya Savaşı’ndan önceki yıllarda avangard bir akım olarak ortaya çıkmış gerçeküstücülük ve İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’nın düşünsel yönelimi olan Marksizm ve varoluşçuluğun etkisi altında yazıyordu.

İlk öyküleri 1960’lı yıllarda “Yeni İnsan”, “Yeni Ufuklar”, “Yeni Dergi” gibi dönemin tanınmış dergilerinde çıktı. 1960’ların ortalarında Ingmar Bergman’ın “Yaban Çilekleri” ve “Aynadaki Gibi” kitaplarını Türkçeye çevirdi.

Tezer Özlü’nün bir yazar olarak tanınması ise 1980 yılında yazdığı, kendi yaşamından da öğelerin bulunduğu “Çocukluğun Soğuk Geceleri” ve hayranlık duyduğu Kafka, Pavese ve Svevo gibi yazarların yaşamlarının geçtiği kentleri dolaşarak yaşamın anlamının izini sürdüğü ve 1983 Marburg Edebiyat Ödülü’nü aldığı “Yaşamın Ucuna Yolculuk” kitapları ile oldu.

İlk öykü kitabı olan “Eski Bahçe”, ölümünün ardından, daha sonra yazdığı öykülerle birlikte “Eski Bahçe - Eski Sevgi” adıyla 1987'de okurla buluştu.

Günce ve anlatılarından bazı parçalar ise “Kalanlar” adlı bir kitapta toplanarak 1990 yılında basıldı.  Bu kitapta yer alan çoğu Almanca yazılmış metinler, Sezer Duru tarafından Türkçeye çevrildi.

“Aklını en acı olana, en derine, en sonsuza atmışsan korkma. Ne sessizlikten, ne dolunaydan, ne ölümlülükten, ne ölümsüzlükten, ne seslerden, ne gün doğuşundan, ne gün batışından. Sakin ol. Öylece dur. Yaşamdan geç. Kentlerden geç. Sınırları aş. Gülüşlerden geç. Anlamsız konuşmaları dinle, galerileri gez, kahvelere otur –artık hiçbir yerdesin.” diyen Tezer Özlü’nün “hiçbir yerde olmak” ve “gitmek”den oluşan yaşam mottosunu, “Kalanlar” kitabının önsözünde kadim dostu Ferit Edgü, “Tezer’den Kalanlar” başlıklı yazısında şöyle anlatır:
“Onun yaşamı ve yapıtıyla ilgili başka ne diyebilirim? Onun burada yazdıklarından başka? Kendi üstündeki giysinin örgüsünü çözen ve yazdıklarında kendi çırılçıplak gerçeğini okuruna sunmak isteyen, bu anlamda korkusuz, ender yazarlardan biriydi. Ölümün kokusunu (korkusunu değil) çok genç yaşlarda içine çekmişti. Bu nedenle olsa gerek, yaşamakla yazmak arasındaki sınırı silmek istemişti. Genç yaşta öleceğini bilircesine, yılları değil, anları seçmişti yaşam sürecinin birimi olarak.”

Tezer Özlü'nün diğer eserleri bir senaryo olan ve 1993 yılında yayımlanan “Zaman Dışı Yaşam”, dostu Leyla Erbil'e yazdığı mektuplardan oluşan ve 2000 yılında yayımlanan “Tezer Özlü’den Leyla Erbil’e Mektuplar” ve yazar arkadaşı Ferit Edgü'yle mektuplaşmalarından oluşan ve 2010 yılında yayımlanan “Her Şeyin Sonundayım” adlı kitaplardır.

Özetle Tezer Özlü, alışık olunmayan bir yüreklilikle yazan, çocukluğun gecelerinin soğuttuğu bugünde kendi sesini arayan ve bu yönüyle yaşamın ve kuşakların ucunda, her daim yolda olan ve hayata farklı bir pencereden bakan bir yazar…
O zaman son sözü de Can Yücel’e verelim..

Aşağıda yatıyorum
Sokağa bakan pencerenin yanındaki divanda
Bir ses birden bir olay oluyor
Kulağımın dibinde
Bir dal cama vuruyor
Tezer…
(Can Yücel)

Günün Diğer Haberleri