ÖZLEMDEN SEVGİYE
Kara bir duman semaya yükselirken virajı dönen trenin düdüğü, sabahın sesizliğini yırtıyordu. Bu ses durmuş görünen hayatın içine ince sızı gibi yayılıyordu.
Selin ve oğlu kompartımana girince çocuk, annesinin elini bırakmak istedi. Kadın, oğlunun elini sıkıca tuttu ve etrafın güvenilir olup olmadığına baktı. Çocuk elini tekrar çekti, serbest kaldığını anlayınca küçük adımlarla koltuklarına koşturdu.
Selin, elindeki valizi üstteki rafa yerleştirince oğlunu kucağına alıp oturdu. Tren sarsılarak gidiyordu. Oğlunu sıkı sıkı kucağında tutarken lepiska saçları yüzünün iki yanında salınıyordu. Sıkılan çocuk annesinin kucağında kıpırdandı. Kadın ellerini gevşetip oğlunun bukleli saçlarına bir öpücük kondurdu.
Tren sarsılarak giderken çocuk, menekşe rengi gözlerini pencereye dikmişti. Gözünün önünden akıp giden manzarayı izliyordu. Bir süre sonra annesine seslendi:
— Anneciğim, büyükannem ve büyükbabam biz geleceğimiz için mutlu mudur?
Sessizlik uzayınca meraklı gözlerle annesine baktı. Selin’in gözleri uzaklarda, hasret vadisinde dolaşıyordu. Çocuk, annesinin saçlarını eline doladı.
“Ben onları çok özledim.” dedi.
Ardından yüzünü annesine çevirip “Anneciğim, seni çok seviyorum.” diyerek annesinin saçlarını kokladı.
Selin bakışlarını uzaklardan çekti. Oğlunun yanağına bir öpücük kondurdu. Dudaklarında acı bir tebessüm belirdi. “İstediklerimizin hepsini elde edemiyoruz, bu da bazen bizi üzüyor.” diye düşünse de bir an önce bu savından kurtulmak istedi.
Tren rayların üzerinde tıkır tıkır ilerlerken Selin, oğluna masal anlatır gibi anılarını anlatmaya başladı:
— Büyükannen ve büyükbaban farklı bir şehirde yaşayacağımı duyduklarında üzülmüştü ama yine de engel olmaya çalışmadılar.
Oğlunun mis gibi kokusunu içine çekti.
— Bu düşüncemi önce annemle paylaştım.
Annesinin güçlü duruşunu hatırlayınca bir dağa yaslanmış gibi bir rahatlık hissetti. Kadın, sarsılan trene aldırmadan geçmişi hatırlamaya çalışır gibi dalgın gözlerle anlatmaya devam etti.
— Annemle rahat konuşabilmek için en yakın parka gittik. Fıskiyenin yanındaki banka oturduk. Konuşmayı unutmuş gibi fıskiyenin havuzundaki titreşen suya bakıyordum. Annemin elini tuttum, “Anneciğim çalışmak için İstanbul’a gitmek istiyorum.” dediğimde, ateşe dokunmuş gibi elini çekti. Canı acımışçasına elini kalbine bastırdı.
“Anneciğim, kadınların hayallerinin peşinden gitmesi gerektiğini her zaman sen söylerdin. Babama da söyleyeceğim, beni desteklemenizi istiyorum.” deyince annesi gözlerini kaçırdı.
“Ben sana hayallerinin peşinden git dedim; bizi, buraları arkanda bırakıp git demedim.” Sesi titremişti. Gözyaşları fıskiyenin havuzundaki suya karışıyordu. ‘Anneciğim ne olur ağlama, benim adıma mutlu olmanı istiyorum.’ Bakışlarını bana dikti. ‘Sen yolunu çizmişsin. Bu gözyaşları benim kızım… İçimdeki yangını söndürmeye yetmiyor.’ Göz ucuyla baktı. ‘Baban da duyduğunda üzülecek; anneler, babalar böyle olur yavrum.’ diyerek beni babamla konuşmama hazırlamıştı.”
Zaman da trenin raylar üzerinde hızla akıp gittiği gibi geçmişti.
Kadın, hazırlayıp paketlediği poğaçaları çıkardı. Henüz ılıktı. Çocuk havayı kokladı, gözleri parladı.
— Anneannemin poğaçası gibi kokuyor anne, tadı da aynı mı?
Selin’in yüzünde belli belirsiz bir aydınlanma oldu. “Boynuz kulağı geçermiş.” diye fısıldadı.
Anne ve babasının yokluğuyla bir yanının eksik kaldığını düşünen kadın, elini göğsünün üzerine götürdü.
Tren, rayların üzerinde sessizce uzaklaşırken arkasında sadece o ninni gibi çıkan tıkırtı sesini bırakıyordu.
***
