Kayıp Yazların Sinemaları / Hüseyin Mıngıroğlu

Yazan: Hüseyin Mıngıroğlu -KAYIP YAZLARIN SİNEMALARI
Advert

ANI - 13-07-2026 13:31

KAYIP YAZLARIN SİNEMALARI

(Lüksü Sinema Olan Hayat)

Yazlık sinema heyecanımız, havaların ısınıp doğanın neşelenmesiyle başlayan bir koşuşturma olarak yaşanırdı. Genelde Haziran’ın ilk haftalarına denk gelen şölen başlangıcı, birkaç yağmur yiyip ceketsiz, kapüşonsuz gidemediğimiz günlere; en az da bir filmi dinmeyen yağmur altında yarıda bırakıp çıkmamıza dek sürerdi.

O günlerde -ibrenin altmışı gösterdiği yıllarda- semtimizin yazlık sinemaları, “cadde üzeri, çarşı içi ve mahalle aralarındakiler” diye üçe ayrılırdı. Biz cadde üzerindeki iki sinemayla, komşu sokaktaki bir sinemayı kullanıyorduk. O da bize fazlasıyla yetiyordu zaten.

Bu sinemaların içerisinde Piyale “ağır abi” idi. Çimli, topraklı bir zemin üzerinde, birbirinden ayrık tahta iskemleleri olan, kirece sokulup çıkarılmış hissi veren ve bahçeyi çepeçevre saran briket örgü duvarlı bir sinemaydı. Siyah paspartulu, beyaz hayal alemisahnesi, hemen iki yanında da düşük watajlı kolonları vardı. Koskoca bir tarlanın içine oturtulduğundan, sivrisiyle, karasıyla bol sinek çeşitlerinin menüsü olmanız kaçınılmazdı. Hint filmleri oynatırdı. Film öncesi reklam ve gelecek program gösterimleri yapmaz, Türkiye ağırlıklı dönem haberlerinden öne çıkanlarının yer aldığı “Haberler” adı altında üç beş dakikalık bir haber film yayınlardı. 

O yılların gözde haberleri altmış devriminin sarsıcı görüntülerinden seçilirdi: Mahkeme sahneleri, Yassıada’daki mahkum yaşamı, idam sehpaları, üst rütbeli subay erkanı gibi. Haberlerin son bölümündeyse yine o yılların en çok sözü edilen bir futbol maçı -genelde ya milli maç ya da üç büyükler arası karşılaşmalardan biri olurdu bu-  Orhan Ayhan tarafından sanki o anda orada oynanıyormuşçasına heyecanlara bulanmış bir biçimde anlatılırlardı.  Haftada üç kez film değiştirir, bunlardan en az ikisi Hint filmi olurdu. Hint filmi deyince de akla Raj Kapoor, Nergis geliyordu tabii. Çünkü bu artistler Hint Sinemasının (Bollywood’un)  Türkan Şoray ile Cüneyt Arkın’ı  veya Belgin Doruk ile Ayhan Işık’ıydı. O kadar çok Hint filmi izler olmuştuk ki Hintli filmciler, hiç durmadan gece gündüz film çekiyorlar ve bize akın akın yeni film gönderiyorlar sanıyorduk. Sanki Raj Kopoor filmi orda çekiyor, galasını bizim Piyale’de yapıyordu! 
İşin gerçeğiyse sinema, her sene gösteregeldiği filmleri, bir sonraki yıl üzerine birkaç yeni film ekleyerek yeniden önümüze sürüyordu. Ancak insanlar bundan rahatsız olmuyor, eski bir dostu yâd edercesine tekrar filmlerine de aynı heyecanla gidiyorlardı. Babam, annem onların hayranlarıydı. Bu demek oluyordu ki biz haftanın iki akşamı Piyale’deyiz.

O yaz geceleri, çocukluğumun düş zenginliği, gücünü sevinçlerden alan kanatları, engel tanımayan coşkularıydı. Hiç unutamıyorum. Babam yorgun argın işten gelir, daha ayakkabısını çıkarmadan, “Hanım, hemen yiyelim de film değişmiş, sinemaya kaçalım!” der, apar topar nereye yediğimizi bilmeden “tıkınır”, çıkardık. Sinema çok uzak değil, yirmi dakika mesafede. Tabii o zamanları yürüme alışkanlığı var, şimdi olsa taksi on kâğıt, ver kurtul! Ancak o günlerin sinema keyfi daha yolda başlar, herkesin taraf olduğu bir düğün şenliğine dönüşürdü. Ben eğlencenin o kısmını çok severdim. Yastıklar, beşikler, çadırlar, sepetler, envai çeşit yiyecek, içecek… Hele mevsim biraz geçmiş ise yağmura tedbir giysiler, şemsiyeler, naylonlar... Herkesin eli kolu dolu olurdu; görseniz temkinliliğiyle maruf İngilizler Çanakkale Savaşı’na geliyor sanırsınız. Hele de sinemanın  üzerinde bulunduğu  caddeye çıktığımızda, tüm spotların üzerinde patladığı sahne yıldızlarına dönerdik. Yürüyüşümüze dek her şeyimiz değişirdi… Ama önce şu caddeyi bir anlatayım: O da kendine özgü ünüyle şehzadenin gözdesi, sinemalarımızın red carpet’i adıyla sanıyla Bahriye Caddesi, canım! Bir kalemde geçilmez. Adı semt tarihine koca koca harflerle kazınmış. Bir zamanların tüm çevre semtlerinin pisliğini toplayıp Haliç’e atan derenin yatağı, semtin aort damarı... 

Sinemaların Kırmızı Halısı, Bahriye Caddesi (Tonos), Kasımpaşa İskelesi’nden başlar, Dolapdere’ye çeyrek kalaya dek (İplikçi Durağı’na kadar) uzanırdı. Cadde enine üç bölümden oluşuyordu: Ortada dört metrelik kısmı yayalara ayrılmıştı.(Bu kısma biz “Tonos” diyorduk) 

Tonosun iki yanı da taşıtlara aitti. Sayım ve sıkıyönetim günleri hariç, günün her saati bir podyum görünümündeki tonosun üzeri yayayla doluydu. Yolun başında eski Divanhane, yeni Kuzey Deniz Saha Komutanlığı; hemen ardında Bahriye Hastanesi; az yürüdün mü de Cezayirli Gazi Hasan Paşa Kışlası, nam-ı diğer Kalyoncu Kışlası vardı. Bir zamanlar bu kışlada bahriyeli cengaverler (azeb’ler) yetiştirilirmiş. Yani semt gerçek anlamıyla bir bahriyeliler semti. 

Adı da bu nedenle Bahriye Caddesi zaten ya. 
Eh, durum böyle olunca da fiyakalı bahriyeliler hafta sonu piyasasının önde gelenleriydi. Kızlar o günlerde binbir bahane çarşı pazar alışverişi yapmaya evlerden çıkarlar, akıllarında dört kaşlı bahriyeli gençler, evlenene dek  cadde müdavimlerinden olurlardı. Sık sık boru trampet takımının tören intikali geçişi yapılırdı. Havada uçuşan ucu ponponlu, üzeri sırma sim kordon sarılı mavi sopaları gören en çok da çocuklarla kızların başları döner, kendilerinden geçerlerdi. Bando cazbandı daha duyulduğu anda Tepebaşı Pera Palas’tan Şişhane’ye, Asmalımescid’den Dolapdere’ye, Tatavla’dan Piyalepaşa’ya, Yeniçeşme’ye, Hasköy’e kadar Kasımpaşa tribün arenası çanağa hücum ederdi.

Hayatımızın lunaparkı gibi gördüğüm Bahriye Caddesi’ne renk katan simaların önde gelenleri dendiğinde, hemen “propagandist meddahlar” geliyor aklıma. 

Genelde zihin engelli olarak nitelendirilen o kişiler için kullandığım bu nitem bana çok uygun görünüyor. 

Neden? 

Bu kişilerin ortak özelliklerinin başında politik meydan okumaları gelir. Ve buradaki okuma sözcüğü de onlara cuk oturur. Zira, en belirgin yanları meddah gibi yerine göre monolog yerine göre dialog yaparak konuşurlarken pat diye bir anda sözü kesip doğaçlama bir şarkı söylemeye geçmeleridir. Onlara, doğuştan oyuncu demek de yanlış olmaz. Hiç kimseye en ufak bir zararlarının dokunduğunu  görmediğim bu insanların diğer bir özelliği seçim zamanları değil, seçim olup bitmiş, atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmiş hallerinde sahne almalarıdır. Önce yakın çevrelerindekilerden başlarlar. Sonra, semtin önde gelenlerine uzanıp nihayet ülkenin çok konuşulan kişilerine dek bir silsile halinde herkese ağızlarına geldiği gibi lafı çakarlar; sinkaf serbesttir onlara… Birkaç tanesini tanıdım, ama isim vermeyeceğim… Caddenin diğer bir rengi, gazete satıcısı çocuklardır. Gün içinde belli saatler onlara aittir. Genelde sabahları “Gazete! Havadis!” diye bağırarak tüm caddeyi, esnafı turlarlar. Bir iki akşam gazetesi için akşamları, özelde ikindiye doğru uğrayıp aşağı yukarı manşet haberleri ballandıra ballandıra çığırarak gazetelerini satmaya çalışırlar. 

Bu simaların dışında, Caddenin devinimine en çok katkısı olan, şüphesiz iki yanından geçen taşıtlardır. Aklınıza gelecek her türden nakil vasıtasına burada kolayca rastlayabilirsiniz: At arabalarından, çeşit çeşit el ve yük arabalarına kadar, faytonlardan, yükü sarhoş olan küfecilere dek ne  ararsanız var. Reşat Ekrem Koçu’ya göre, o yıl itibariyle 181 dükkan, 5 fırın, 1 otel, 1 matbaa vardı cadde üzerinde… Az hengame değil!
Bahriye Caddesi’nin yöre erkekleri için geçerli önemli bir özelliği daha vardır. En iyisi bu özelliği, bana anlatanın ağzından aktarayım: “Abi, Bahriye Caddesi deyince şöyle bir duracaksın: Bu cadde, Kasımpaşalı olmayan erkeklerin asla üzerinde yürüyemeyeceği bir caddedir. Bir Kasımpaşalıyı caddenin yanına koy, sana gelip geçenlerin hangisinin yerli, hangisinin yabancı olduğunu şıp diye söyler. Herkes bu caddede yürüyemez çünkü. İstersen bir dene, eğer ayakların birbirine dolanıp da yere kapaklanmazsan namerdim! Diyeceksin ki bu yürümenin bir hikmeti mi var? Elbette var: Bu semtin tüm özelliği yürüyüşüne yansır insanının… Şöyle ki vücut, iki farklı stil yürümenin bileşiminde hareket eder. Bahriyelilik özelliği askeri bir tarz vermiş, insanlarını dik olmaya itmiştir. Ama külhaninin de önde gideni Kasımpaşa’dan çıkar; köşklüsünün naraları Beyoğlu’ndan, Okmeydanı’ndan Eyüp’e dek duyulur. Bu nedenle de ceket omuzda yamuk bir yürüyüşü vardır. İşte bu iki stil, yürüyüşün ruhudur. Şimdi  işin estetiğine geldik: Şöyle ki yürürken bir kere caddeye göre bir poz alman gerekir; öyle çıktım yola, mevlam kolla yok! Duruş şu: Bele kadar dik, ondan sonra Tozkoparan yokuşu gibi eğik; ama baş yine dik olacak. Ha, omuzlar da eğik değil, yere paralel… Adımlamaya gelince... Her adım attığında geride kalan ayağı bırakma yok. Önce yerinde bir hafif yaylanıp, arka ayağı hissediyorsun; yerinde durduğundan emin olacaksın. Sonra, sanki bir dostundan ayrılıyormuşçasına iki elini omuzuna koyup alnından öpüp vedalaşacaksın onunla. Bi dene, eğer başarabilirsen ve de hiç duruşunu bozmadan bu şekilde, iri daneli kehribar tespihi şaklata şaklata adım atabilirsen Kasımpaşalı oldun gitti vessalam; Bahriye Caddesi’nde yürüyebilir, ehliyetini alabilirsin.”

İşte her şeyiyle şataraban faslının geçtiği bu caddeye çıktık mı sinemaya girmiş gibi olurduk. O saatlerde bu caddedeki yolcuların yolu, cadde sonundaki iki sinemadan birinde biterdi. Günlük hay huylar çoktan bir tarafa atılmış, varsa yoksa az sonra katılınacak cümbüşün şekli şemalidir. Birçoğu gittiği film hakkında konu komşusundan duyduklarını anlatır, birbirlerine filmi pazarlar. “Ay kardeş; Raci, Nargis’in babası tarafından kovulup beş parasız yollara düştüğü gibi başlıyormuş şarkıya. Elindeki, ucu minik bohçalı sopasını balta gibi omuzuna atıp bir şakıyormuş  bir şakıyormuş ki Zeki Müren’e pabucunu ters giydirir, diyorlar. Yol boyunca şarkı dilinde hem söyleyip hem oynarken pat diye birdenbire önüne kalkan suratlı bir kobra yılanı çıkmaz mı… Ancak aşkın ateşiyle kör olmuş Raci’ye kobra ne eyler ki “Buna vuran vurmuş, bir de ben vurmayayım!” diye iç geçiren yılan önünden çekiliyor, hatta yamacına sokularak birlikte, “Dönülmez akşamın ufkundayız”ı terennüm eyliyorlarmış.” 

Babam, “Dinlemeyin, filmin tadı kaçar.” der, bizi o sohbetlerden uzaklaştırırdı. 

Sinemaya yakın bir yerde Esad Amca’ların evi vardı. Bizim semtin delisiydi. Ama öyle zır deli değil, akıl dünyasında yedi-sekiz şiddetinde bir depreme maruz kalmış, bayağı zayiat vermeden de kurtulamamış biri. Lakabını da buradan almış zaten, “Yedi mahalleye sürmanşet Deli Esad” derlerdi. Bu adam aynı zamanda iş arkadaşı olarak da babamın belalısıydı… Tüm gün tüm gece hakkında anlattıkları yetmiyormuş gibi, buradan her geçişimizde babam adını bir kez anar, “Aha da bizim delinin mekânı!” der, nadir kullandığı sunturlu küfürlerden birkaçını zincirleme çakarak adeta ona selam gönderip kendince bir rahatlama yaşardı.

Sallamıyorum, bir gerçek: Bahriye’ye çıktık mı kendimizi düğün şenliğinde olduğu gibi, o zamanların yeni açılmış gözde gazinosu Maksim’in, çok işitilmiş ama hiç görülmemiş, biri bin paraya anlatıldığı mekanındaymış gibi  hissederdik. Çok uzak sayılmazdı oysa, arada bir yokuş var; tırmandın Tepebaşı, uzandın Taksim! Nasıl havaya girmez insan!

Biz bu akşam Piyale’ye gidiyoruz ama
onun hemen yanında Ünal Yazlık Sineması var ki orası bayram yeri gibi şimdi; cümbüş alem gırla gidiyor! Yüksek volümden günün gözde parçaları sinemadan tüm Kasımpaşa’ya naklen yayılırken sinema önü rengarenk neon lambalarının ışıkları, işporta yemişler, dondurmalar, pamuk helvalar, közde kebaplar, çeşit çeşit tatlılar... Her satıcının başı tıklım tıklım dolu. Piyale ise sessiz denecek denli kısık bir müzik yayını yapıyor. İçine girmedikçe duyamazsınız. Önünde bir fıstıkçı, bir de şam tatlıcı var. Onlar da “görevli” olmasa orda durmazlar. Ünal ile karşılaştırıldığında, Piyale süt dökmüş kedi misali silik bir çocuğa, Ünal ise yaygaracının önde gidenine on tur bindirmiş bir haylaza benziyordu. Bir de bilet kuyruğu var ki aman da aman! Piyaleyi ikiye, üçe katlamış. Üstelik Piyale elli kuruş, Ünal bir lira. Ha, Ünal’ın müşteri çeşnisi farklı. Neden derseniz o yabancı film oynatıyor bir…Filmler iç gıcıklayıcı türden iki… Asıl önemlisini sona bıraktım, ücreti katlayan da o; film başlamadan önce show var. Şov deyip geçmeyin; o zamanların en tanınmış sipahileri orada sahne alıyor: Nuri Sesigüzel, Beyaz Kelebekler, Çetin Alp, Genç Osman, Alagöz Kardeşler, Sihirbaz Mandrake, v.d. aklınıza ne gelirse yani. 

Durum böyle olunca kuyruk erken saatlerde başlıyor ve sinema dolunca da bilet satışı kesiliyor. İşte o zaman durum vahim: Millet isyanlarda, gece haram! Kadınlar kocalarına “Biraz erken gelseydin ne olurdu, sanki oranın tüm işini sen bitireceksin!” zılgıtı çekiyor veya erkekler hanımlara ”Elin ağır kadın, elin! Biraz cabbar olsan şimdi içerdeydik! Ben gelmeden hazır etseydin sofrayı, hiç bunlar gelmezdi başımıza; ah, ah!” diyorlar. Çocuklar ağlıyor, mızmızlanıyor. Çareler üretiliyor, ”Eh bari Piyale’ye gidelim”, diyenlere “Allah’ını seversen şu avaremulardan bıkmadın mı, gece rüyalarıma giriyor artık… O kobralarla yollarda kol kola giderken buluyorum kendimi, “Iğğ!”, diyeni var, ”Yaa, Yavuz’a gidelim, Yavuz’a gidelim! Otobüs Yolcuları oynuyor, Ayhan Işık, Türkan Şoray...” diye atılmalar… Ya da “Eh, biz de evimize gider çayımızı demler, kapının önünde Fatma Hanımlarla bir muhabbet kor, içeriz. ” demeye vardıranlara kadar; ”Hem onun kızı istemeye geleceklerdi, ne oldu acaba?” gibilerinden dedikoduların kapısı da hemen oracıkta açılıveriyor.

Dedim ya Ünal’ın filmleri iç gıcıklayıcıdır diye… Abartmıyorum, hilafsız sonradan piyasa olmalı Emmanuelle’lere taş çıkartan cinsinden hepsi de. Hele bir “Anjelik Serisi” vardı, aman Allah! Anjelik, Anjelik Saray Yosması, Anjelik ve Kral, Ele geçmez Anjelik, Anjelik ve Aşkı… Biz küçüğüz ama Babam azgın! 

Öylesi bir Fransız filmi varsa “Hanım,  aganigi  filminden gelmiş, gidelim mi bu akşam?” der, annemi ayartmaya çalışırdı. Annem zavallı, ”Bey, ya çocuklar?” lafı havada kalırdı. ”Yahu ne var yani… Öyle sahnelerde sen kızın, ben oğlanın gözünü kapatırız.” deyip kandırırdı kadını. Aslında, kanmaya hazır olan birinin gönlüne su serperdi bu sözler, demek daha doğru olur. Zira öyle bir-iki saniyelik göz kapamalık değildi sahneler, bir başladın mı Allah ne verdiyse bi on, onbeş dakika sürerdi. Kaldı ki o sürelerde de ne annemin ne de babamın aklına gözlerimizi kapamak gibi bir şey hiç gelmezdi; ben gözler fer fecir, hiç öyle bir muameleye maruz kaldığımı hatırlamıyorum.

Eh, haftanın iki günü de Ünal’a gitti mi etti dört!
Annem yabancı filmleri aslında hem sevmez hem de anlamıyorum, der bir süre sonra uyuklamaya başlardı. Uykuya geçiş süresi bazen  öyle kısalırdı ki filmin giriş yazılarını zor bitirirdi kadıncağız. Aslında hemen müdehale edip bir haksızlığın önüne geçmeli: O dönemim kadınlığı bugünkü gibi değil, çok zor! Çamaşır yıkama bir hafta sürer; yemek yapma ıstırap halinde: Pompalı gaz ocaklarında pişirmesi sorun, farelerin cirit attığı tel dolaplarında saklaması ise büyük olay! Köşe bucak süpürme dediğinde ise öyle fil hortumlar yok ki… Çalı süpürgesiyle Allah ne verdiyse kola, bele kuvvet haldır huldur süpür, dur! 

Cam silmeleri bir başka dertti; hastahaneler cam silerken düşenlerden geçilmezdi. Genelde ahşap evlerde oturulduğundan da tahtaların ovulması, muşambaların silinmesi, pireye ve tahtakurusuna karşı savaş zaferi olmayan muharebelerle doluydu. Baş belası sorunsa çökük tabanlı ahşap evlerinin maküs talihi yürüdükçe devrilen sobalar, mangallardı. Gün geçmezdi ki bir yerde yangın çıkmasın. Çıktı mı da öyle bir iki değil, en az beş-on ev yanardı. 500-600 olanlarına ben yetişemedim, koca koca semtlerin kül olduğu birçok örnek İstanbul tarihinde yazılıdır. Fatih ve Tatavla yangınları yakın örnek sayılırdı Evlerin her köşesinden rüzgâr ıslık çalarak, neşeli şarkılar eşliğinde içeri dolar, onları daha girerken yakalayıp defetme görevi ve telaşı yine kadınlara düşerdi. Kış günleri çoğu zaman sokağa çıkarken silme kömür doldururduk sobaya ki geldiğimizde donmayalım diye. Zira evlerin ısınması, delik kovaya su doldurmaya benzer; çok uzun zaman alırdı. Alışveriş genelde yine kadının işiydi. O zamanlar sokak bakkalı bile zor bulunurken alışveriş merkezleri falan hak getire. Sabit Pazar ecinninin tepindiği, cuma pazarı ise onun eşindiği yerlerdeydi. Gitmesi bir dert, taşıması kat kat başka bir dert idi. Gerçi küfeli hamallarımız vardı, onlar tutulurdu ama ona da para gerekliydi. Mahallenin dedikodu kumkumaları, ”Aa, gördünüz mü ayol, Ayşe hanım, bu hafta üç hamalla gelmiş pazardan, haspam!” diye laf sokmayı pek severlerdi. Gerçi o günlerde müthiş bir bolluk, ucuzluk, bereket vardı. Temel gıdalar aylık alınır; şeker, çay, un, pirinç v.b. maddelerin alışverişini babam yapar; annemin diktiği keten çuvallarla eve taşırdı. Diğer besinler, meyveler 3-5 kilo, karpuzlar 15-20 tane, et 5-6 kilo v.b. gibi hiç bugünle kıyas kabul etmeyen oranlarda edinilirdi. Üstelik benim ailem dar gelirli bir aileydi.

Eh şimdi, onca yorgunluğun ardından kim olsa az buçuk bir rahatlık olunca uyumaz da ne yapar? Bu nedenle şimdileri düşündükçe anneme hak veriyorum. Ancak hala gülmekten kendimi alamadığım, annemin filmin sonuna doğru kendine gelip de, ”Bakalım şimdi n’olacak bey…” demesi oluyor. Hele babamın onun bu sözü üzerine, ”Ayol sen tüm film uyumadın mı, neyin ne olmasını bekliyorsun ki?” diye şaşkın çıkışına annemin, “Yok yok, az biraz filmin başında gözüm kapandı ama sonra açtım…” demesini hiç unutamıyorum. Ne güzel anlaşan bir çiftti bizimkiler, rahmet olsun ruhlarına!

Gülçin Sineması hemen bizim üst sokağın bitimindeydi. Cadde sinemalarından sonra mahalle sineması olarak da onu kullanırdık. Tam karşısında Sururi Camii vardı. 

Bu sinemaya girememe derdimiz hiç olmadı. Annem yemeği hazırlarken daha ben gider biletleri alıp gelirdim. O sakin hallerde aldığım biletlerin keyfini, millet tıkış tıkış bilet gişesi önünde sürünürken biz güle oynaya içeri girip en keyifli yerlerden birine oturarak yaşardık. Tüm sinema çakıl taşlarıyla doluydu. Sinema çıkışı, plaj dönüşü gibi ayakkabımın içi kum; cebim renk renk çakıl taşlarıyla  dolu olurdu. Ertesi gün bu taşlardan minik evler, bahçeler, o bahçelere yollar, kuyular yapardım. Bazen de bakkal olur, tartımın dirhemleri olarak onları kullanırdım. Sinemanın iki yanı ağaçlıktı: Bir tarafta bir manga asker gibi dizili kavaklar, diğer tarafta ise kısa boylu geniş omuzlu iki babacan çınar ve birkaç ıhlamur. Rüzgâr kavak tarafından esince üşürdük, hışırtısı da ayrı bir sıkıntıydı. Ama ters taraftan gelen esintiyi çınarlar, ıhlamur kokularına bezeli kösnül dokunuşlar halinde üflerdi bize. Annemin, “Bir sıcak demi eksik bu havanın!” dediğini hatırlıyorum.

Gülçin, çoğunlukla yerli film getirirdi. Bu nedenle de çok tutulan bir sinemaydı. Haftanın en az iki, bazen üç günü film değiştirirdi. Film başlamadan önce çalan bir yabancı müzik parçası vardı. O parçayı duyan, ”Aha da film başlıyor!”, diye telaşa kapılır, ancak biri öne geçer, ”Sorun değil; reklam bu, gelecek program filan daha zamanımız var...” diye avuturdu berikini. Bu sinemanın seyircilerinin diğerlerine göre en büyük farkı; sinemanın çok fazla sokak içinde olmasından dolayı, o çevredeki tüm insanların adeta buluşma yeri olmasıydı. Kapı komşuluğu ne denli gelişmişse de araya komşu sokaklar girince eh biraz yabancılaşma da oluyordu. Yaz ayları, bu komşular arası özlemin vuslat mevsimi, bu sinema da aracısı olurdu. “Sinemalıklar” hazırlanırken kişi sayısı her zaman birkaç  fazla tutulur, eşe dosta servis gözetilirdi. Bu konuda en çok bana iş düşerdi tabii: Film başladıktan sonra sağa sola görüntü engeli yaratıp da fırça yemeden öteberiler götürüp, ”Bunu annem gönderdi.” diye servis etmekten çoğu filmin başını kaçırırdım. Karşılıklı ikramların memnuniyeti sinema çıkışında karşılaşıldığında belirtilir,  ”Ay kardeş, kekler harikaydı! kurabiyeleri sen mi yaptın? Fındıklar herhalde memlekettendi? Kayısılar nefismiş!” gibi birbirini övmeler yaşanır, “Gelecek programdaki filmi aman kaçırmayalım!” uyarıları yapılır, hatta “Ama bu sefer börekler benden!” gibilerden öne çıkışlarla vaatlerde bulunulurdu. 

Bu sinemanın bendeki silinmeyen anıları izlediğim filmlerinden değil, o filmlere ait kesik sahneler, bilet koçanları ve rengarenk çakıl taşlarındandır. Herkes için sinema akşam başlayıp biten bir hoş koşuşturma, eğlence gibi yaşanırken benim için sabahın altısında başlayan bir sergüzeştti. Bu nasıl böyle oluyordu, anlatayım:

Babamla birlikte sabahın köründe kalkar, daha kahvaltımı bile yapmadan tokyolarımı ayağıma geçirdiğim gibi sokağa fırlardım. Doğru Gülçin Sineması’nın önüne giderdim. Bordo boyalı ahşap gişe kulübesinin sabah rüzgarını ardına alıp yüzüme vuran döşeğindeki ot kokusuyla, akşamdan kalma orasına burasına sinmiş biletlerinin kokusu en yakın arkadaşlarım gibi beni karşılardılar. Bir kişinin ancak sığarak çalışabildiği gişenin kapısı kapalıydı ama kapı altında çocuk kolumun girebileceği kadar bir boşluk vardı. O da bana yetiyor, geceden kalma ulaşabildiğim yerlerdeki koçanları toplayabiliyordum. Koçan toplama işi bitti mi bu sefer, yan taraftaki bahçe kapısından geçip (yine kapının altında bedenimin sıyrılabildiği bir aralıktan geçerek tabii), makine dairesinin yolunu tutardım. Makina dairesinin az ötesinde, sinema bahçesinin duvarında  küresel balyozla yıkılmışçasına, koca bir delik vardı. Bir mağaranın ağzı gibi açık, karanlık boşluktan yandaki metruk köşkün bahçesine geçiliyordu. Bu bahçe sıkışık düzen ağaçlarla örtülüydü. Köşk; boş, viran, yer yer çatısı çökmüş bir haldeydi. Çoğu tahtaları ya düşmüş ya da içinde geceleyen akşamcılara odun olmuştu. Çok kasvetli bir görünüme hakimdi. O köşkü günün hiçbir saatinde güneş altında göremedim zaten. Belleğimde hep karanlık, koyunun her tonunda gölgelerin cirit attığı bir hayalet sinema mekânı olarak yaşıyor. Tüm korku filmlerinin irticalen çekilebileceği doğal bir platoydu sanki… Benim kırmızı çizgim makina dairesi idi. Köşk nasıl ki cehennemin bir diğer adıysa makine dairesi de öylesine cennetin ta kendisiydi! İnce sıvası çekilmemiş, nervürlü demir uçları ortada, kalıptan çıktığı haliyle kullanıma açılmış beton dairenin iç sac kapısı kapalı da olsa dış kapı henüz takılmadığından hol her zaman açıktı. Holün dört bir yanı kesik film kaynıyordu. Akşam filimi görenlerin kaçırdığı tüm sahneler buradaydı; beni gördükleri gibi bir kabare sanatçısı edasında bellerine dek eğilerek selamlayıp hemencecik oyunu başlatıyorlar, gecikmiş oyun sahnelerini canlandırıyorlardı. O sahneler, kendinde bir oluşumla ait oldukları filmi oynayarak yönetmeninin gerçekliğini, perdede olmasa da makine dairesinde tamamlıyorlardı. Bazen görevlerini icra etmiş, kutuya girmiş filmler de oluyordu orada ama onlara hiç dokunmuyor, bu evsiz barksız kalmış gerçeklik parçalarını, film esirgeme kurumu olan odama taşıyordum. Ele ayağa düşmüş kimsesiz gerçeklikleri toplama süreçlerinde yakalanma korkumu anlatamam! Ancak onları edinme sevinci, coşkusu o korkunun üstünde olmalıydı ki gözüm hiçbir şeyi görmüyordu. Şimdi düşünüyorum da gerçeğin tümleşik görüntüsü peşinde koşanlar olsaydı o parçaların alımını engellemeleri zor değildi. Demek ki sorun yoktu! Sefil gerçeklikleri torbama attığım gibi koşa koşa eve geliyordum. Onları, içeriklerine göre birleştirip yeniden bir bedene kavuşmalarını sağlayarak farklı bir gerçeğin anlatıldığı yeni bir filmin çekimini yapan bir yönetmen kimliğine bürünmekten gurur duyuyordum. Filmimi sonraki günlerde vizyona sokacak, evcilik oyunlarında arkadaşlarıma izletecek, izletme sürecinde de seslendirmeleri bizzat  kendim yapacaktım…
Gülçin Sineması da haftada iki günümüzü alıyordu. Böylece üç sinema altı gün demekti ki bir postacı ailesi için lüks bir hayat sürmek anlamına geliyordu bu… 

Lüksü sinema olan hayat!

***
Editör: Deniz İmre

Günün Diğer Haberleri