HASAN ÇAVUŞ
Hasan Çavuş her sabah olduğu gibi tan yeri ağarır ağarmaz dükkâna gelmiş, elindeki 33’lük kehribar tespihi sinirli sinşirli çekerek işçilerin gelmesini bekliyordu. Bir sağa bir sola hızlı hızlı volta atarak söyleniyordu. Hasan Çavuş çevresi çok geniş olan ve bu piyasada oldukça tanınan bir adamdı. Yıllardır komisyonculuk yapar, iş yerlerine taşıma işleri için hamal tahsis eder ve hamal başı para alırdı. Bu paranın bir kısmını komisyon olarak kendi alır, kalanını da işçiye verirdi. Her sabah daha işçiler gelmeden dükkâna gelip sinirli sinirli söylenmeye başlar, “ Şu edepsizlere bak! Güneş doğdu hâlâ ortalarda yoklar, dertleri ekmek değil ki soytarılık!”
Hasan Çavuş mırıldanarak söylenmeye devam ederken nihayet kapı açıldı ve işçilerden birkaçı içeriye girdi. Her sabah aynı manzara ile karşılaşan işçiler mahcup bir eda ve teslimiyet içinde Hasan Çavuş’u selamladılar. Aralarından en eskisi Tahsin de içeriye girip Hasan Çavuş’a selam verdi:
"Sabah şerifleriniz hayır olsun Hasan Çavuş."
"Ne sabahı efendi! Akşam oldu akşam… Güneş doğdu hâlâ uykudasınız, sabah namazını da mı kılmazsınız deyyuslar?”
"Merhamet et Çavuş. Sen de biliyorsun ki yürüyerek işe geliyoruz, bu saatte otobüsler bile çalışmıyor. Biz yola çıktığımızda namaz vakti bile girmemiş oluyor, sokakta bir köpekler bir de biz varız."
"Tahsin… Tahsin! Senin dilin fazla uzadı. Konuşmayı bırak da ekibini toplayıp hemen işe çıkın, hâl pazarından 1500 kasa meyve taşınacak."
Tahsin ve arkadaşları sinirli bir şekilde, dükkânın önünde bekleyen nakliye aracına binip yola koyuldular. Hasan Çavuş da dükkânda kimse yokken kahvaltı yapmaya karar vermişti. Gerçi çıkmadan bir şeyler atıştırmıştı ama pek doyurmamıştı karnını. "Şöyle güzel bir ciğer kebabı sabah sabah iyi gider" diye düşündü. Bu aralar ciğer fiyatları da bayağı pahalanmıştı ama Hasan Çavuş ciğer kebabından asla vazgeçemezdi. Hemen telefondan bir porsiyon ciğer kebabı siparişi verdi. Kebap çok geçmeden gelmişti. Hasan Çavuş işçiler için almış olduğu yemek paralarının bir kısmını alıp kebapçının çırağına verdi. Normalde bu yemek paralarının tamamı işçilerin hakkıydı.
Hasan Çavuş şirketlerden onların günlük yemek parasını da alıyor ama işçilere sadece üçte birini veriyordu; kalan üçte ikisini de cebine atıyordu, tabii gariban işçilerin bundan da haberi yoktu. Onlar sadece verilen işi yapıyorlardı.
Hasan Çavuş sipariş ettiği kebabı büyük bir iştahla yedikten sonra ellerini yıkamak için lavaboya yöneldi. Ellerini yıkarken bir süre aynadan kendine baktı ve şöyle dedi:
“ Yaş altmış oldu ama hâlâ yirmilik delikanlı gibiyim be! Şu yakışıklılığa, şu heybete bak hele.”
Ellerinden sonra ağzını ve siyaha boyanmış iri pala bıyıklarını da yıkadı. Kıraathaneden orta şekerli bir kahve söyleyip onu da afiyetle içiverdi. Şöyle bir esnafı dolaşmayı düşündü. Uzun siyah paltosunu giyip gri atkısını da iki ucu aşağıya gelecek şekilde boynuna geçiriverdi. Dükkânı kilitleyip kapıya da yazı bıraktıktan sonra yola koyuldu. Yumurta topuk kundurasının sesi yedi mahalle öteden duyuluyordu. Hasan Çavuş, dürüst ve itibarlı bir insan edasıyla yürüyordu. İlk durağı uzun yıllardır dostu olan Kunduracı Hâkim olmuştu.
"Selamünaleyküm Hâkim Efendi."
"Ve aleykümselam Hasan Çavuş, hoş geldin."
"Hoş bulduk. Yahu sabah sabah sinirlerim tavan yaptı, yanına uğruyayım dedim. Benim şu işçiler asabımı bozdu yine. Tembel tosbağa gibi anca uyusunlar, güneş doğduktan sonra işe geliyor beyefendiler. Onlar mı çavuş ben mi belli değil"
"Yahu Hasan Çavuş, etme böyle! Merhamet et. Bak ben bile dükkânı açalı daha on dakika olmuştur. Bunlar da evli barklı insanlar, çoluğu çocuğu olanlar var. Pazar günleri bile çalıştırıyorsun adamları, onların da dinlenmeye aileleri ile vakit geçirmeye hakları yok mu? Hem geç geliyorlar diyorsun hem de arabayı adamlara vermiyor dükkânın önünde yatırıyorsun. Versene aracı adamlara en azından sabah işe daha erken gelirler."
"Sen ne diyorsun Hâkim ağa, işçi milletine araba mı verilir? Gece bütün şehri dolaşır bunlar. Benim o mazotu karşılayacak gücüm var mı? Ayrıca çalışacaklar tabii. Bu devirde ekmek aslanın ağzında, hesabına gelmeyen çeker gider kimseyi zorla tutmuyoruz ki!"
"Sen bilirsin Çavuş."
Hasan Çavuş sözde buraya rahatlamak için gelmişti ama kunduracının söyledikleri onu daha da hiddetlendirmişti. Daha ikram edilen çayı bitmeden müsaade isteyip kalktı. Hiddetinden adımları daha da hızlanmıştı. Nefes nefese kalarak kendisiyle konuşmaya başladı: “Densiz kunduracıya bak hele! Ben hem bu kadar adamın çoluğuna çocuğuna ekmek yedireyim hem de elin kunduracısından azar işiteyim. Ben olmasam bu hamallar aç kalır be! Neyse, en iyisi dükkâna döneyim.”
Hasan Çavuş dükkâna dönüp masasına kuruldu. Televizyondan ajans kanalını açıp sesini kıstı. Dolabında duran eski kasetlerden üstünde “Faıruz - Nassam Aleyna El Hawa” yazanı alıp kasetçalara taktı. Çalan müzik eşliğinde çengel bulmaca çözmeye başladı. Çok geçmeden uyku bedenini sarmaya başladı, "En iyisi şu sedirde biraz uzanayım" diye düşündü. Sedire uzanıp gözlerini kapadı.
Henüz üzerinden çok geçmemişti ki dükkânın kapısı bir hışımla açıldı. İçeriye giren Tahsin’di. Tahsin’in yüzü sinirden kıpkırmızı olmuştu. Hızlı adımlarla Hasan Çavuş’a doğru yöneldi. Çavuş’u yakasından tuttuğu gibi ayağa kaldırdı. İki eliyle boğazına sarıldı. Tahsin, Hasan Çavuş’un neredeyse üç katıydı. İki elinin arasında Hasan Çavuş’un yüzü kaybolmuştu. Tahsin belinden çıkardığı tabancayı Hasan Çavuş’un kafasına dayadı ve yüksek bir ses tonuyla bağırmaya başladı:
"Ulan imansız adam! Ulan namussuz adam! Anlat ulan yıllardır bize yaptığın oyunları. Bizden çaldığın yemek paralarını, bizden çaldığın sigorta paralarını, bizden çaldığın mesai ücretlerini çıkar ulan! Kanımızı emdin be. Uykuya, dinlenmeye hasret bıraktın. Üç kuruş yevmiyemize bile göz dikip fazla komisyon aldın.
"Dur Tahsin, sakin ol! Ben size yıllarca ekmek verdim, çoluğunuza çocuğunuza aş verdim, sizin adınıza fakire fukaraya sadaka bile verdim, ahiretinizi bile düşündüm."
"Kes ulan yalanı, adi herif! Ölümün, hakkını yediklerinin elinden olacak."
"Aman Tahsin, ben ettim sen etme! Söz; hepinizin hakkını teslim edeceğim, bir daha da hakkınızı yemeyeceğim, yeter ki canımı bağışla!"
Hasan Çavuş korkudan tir tir titriyordu. Bu durumdan kurtulmak için Allah’a yalvarıyor, bir daha yapmamak üzere tövbe ediyordu. Tahsin tetiği çekince Hasan Çavuş gözlerini kapattı.
Şakaklarından akan ter boynuna doğru şıpır şıpır damlıyordu. Arka arkaya çok şiddetli bir şekilde “güm-güm!” seslerini duydu. Sedirden bir kanguru edasıyla sıçradı.
Kapıyı çalan kahvecinin çırağı Refik’ti. Refik eliyle çay tepsisini göstererek çay isteyip istemediğini sordu. Hasan Çavuş içinde bulunduğu şokun etkisinden çıkamayıp iki kaşını yukarı kaldırıp istemediğini söyledi. Hemen kalkıp kapıyı kilitledi. Lavaboya gidip terden sırılsıklam olmuş yüzünü yıkadı. Karanlıktan korkan bir çocuk edasıyla masada duran telefona yöneldi. Dişleri birbirine değer vaziyette Tahsin’i aradı.
"Alo! Tahsin…"
"Buyur Çavuşum"
"Her şey yolunda mı, işiniz bitti mi?"
"Bir sorun yok Çavuşum çalışıyoruz, işimiz az kaldı."
"Oh oh iyi bari, tamam. Siz çalışın kolay gelsin."
Hasan Çavuş gördüğü rüyanın etkisinden hâlâ çıkamamış eli ayağı boşalmıştı. Bu ona "İlahi bir mesaj mıydı?" diye düşündü. Bir an sonra, “ Neyse canım bu bir rüya neticede. Hep o ihtiyar kunduracının yüzünden sabah sabah asabımı bozdu, kâbus gördüm işte.” dedi.
Hasan Çavuş saate baktı, öğlen olmuştu. Karnı da epey acıkmıştı. Telefonu eline aldı, kebapçıdan bir porsiyon kebap siparişi verdi. "Kebap birazdan gelir" diye düşünerek kasadan işçiler için aldığı yemek parasını çıkarıp, bir kısmını kebapçının çırağına vermek üzere masanın üzerine bıraktı.
Ayağa kalkıp kasetçalardaki kaseti tekrar oynattı. Kıraathaneden orta şekerli bir kahve söyledi. Kısa süre sonra çırak Refik kahveyi getirdi. Müzik eşliğinde kahvesini yudumlarken tablasından çıkardığı sigarasını yaktı. Heyecanla ve şehvetle sipariş ettiği kebabın gelmesini bekledi.
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz
