GÜL...
“Biliyorum bana ne kadar kızgın olduğunu…” dedi. Gözyaşları yüzünde çizgiler bırakıyordu. Hareketlerindeki yavaşlama ile birlikte kelimeler dudaklarından usul usul dökülmeye başladı.
“Anne! Beni affetmeyeceksin bunu da biliyorum. Belki sonsuza kadar bir daha bana gülmeyeceksin. Bir daha kızım demeyeceksin. Bir daha kahvaltıya davet etmeyecek, bir daha odamı dağıttığım için kızamayacaksın. Keşke yine okuldan kaçsam ve keşke insanın beynini zonklatan bağırışlarının altında ezilsem yine. Ama bir daha bana kızmayacaksın da. Anne, sen aklıma gelince her şey ama her şey tebessüm ederdi bana…”
Genç kadın konuştukça dilinden yangınlar çıkıyordu. Annesi cevap vermiyordu. Veremiyordu.
Genç kadın hafif doğrularak ince sisin arkasında kalan şehri izledi birkaç dakikalığına. Nefesini tekrar toplayıp konuşmak istedi annesiyle. Dizlerinin titremesini engellemek için mezar taşına tekrar yaslandı.
“Bir çift siyah göze takıldım, ne yapmalıydım? Gençtim, güzeldim ve aldandım” diye öfkeli kazlar gibi tısladı. Konuşurken bir yandan da annesinin mezarının üzerindeki toprağı kedi sever gibi okşuyordu.
Pırıl pırıl bir Nisan günüydü. Kalbi ise içi karanlık zindanlardan da karanlıktı. Biraz mırıldanıyor, biraz susuyor, annesinin mezarı başında karşılık alamayacağını bile bile konuşmaya devam ediyordu genç kadın. Kuzgun karası saçları darmadağındı ve makyajı gözyaşları ile birlikte dağılarak yüzünde çamur çalınmış gibi izler bırakmıştı. Yanından geçen bastonlu ihtiyara aldırmadan öfkeyle burnunu çekip devam etti:
“Biliyor musun anne? Annesiz geçen ıstırap dolu bu onuncu yılım… Ve tam senin ölüm yıldönümünde babamı ziyarete gittim. Yüksek duvarlarla çevirmişler etrafını… Tıpkı senin etrafının kara toprakla çevrildiği gibi onun da etrafı yüksek, aşılması imkânsız duvarlarla çevrilmiş. İçeri girerken nizamiyedeki görevli kimliğimi sordu. ‘Kızıyım!’ diyebildim. Mahşeri kalabalık vardı cezaevinin girişinde… Kalabalıklarla birlikte yönümü bilemeden ağlayarak ilerledim. İçimde hem nefret hem öfke hem sıcacık bir umut vardı. Babama çok kızsam da ona özür borçluydum biliyorum. Bir defa gidecek, özür dileyecek ve beni affederse sonra suratına tükürüp defolacaktım. Ama önce benim sebep olduğum bu çirkin yazgının özrünü dilemem gerekiyordu. Gittim anne. Korkaklar korkularının üzerine yürüdükçe cesaret kazanırlarmış. Korkuyordum ama gittim işte. Girdim içeri. Görüşme salonunda tüm mahpuslar aileleriyle biraz kırılgan biraz utangaç biraz gergin biraz hüzünle sohbet ediyorlardı. Boş hem de bom boş gözlerle demir parmaklıklara gözlerimi mıhladım. Ziyaret vakti bitmek üzereydi. Gardiyanların yanına usulca gittim. Yüzleri balmumu gibiydi adamların. Babamı sordum tekrar. Gardiyan yanındaki arkadaşıyla fısıldaştıktan sonra beklememi söyledi. “ Genç kadın yutkundu:
“ Ve anne, babam gelmedi biliyor musun? ‘Benim kızım yok!’ demiş beton yüzlü adamlara. Yüzü heykeli anımsatan gardiyanın dudakları sevimsizce kıvrıldı ve ‘Gelmeyecek, beklemeyin. Gidebilirsiniz hanımefendi ‘dedi. Duyduklarıma inanmak istedim ama inanamıyordum. Nabzım kulaklarımda atmaya başladı. Şimdi olduğu gibi değil orada usulca birkaç damla gözyaşı döküldü içime. O sert suratlı adamın karşısında ağlamak acziyetini göstermek istemedim. Ağlamamak için kendimi o kadar sıktım ki kaburga kemiklerimden seslerin geldiğini hissettim. Cezaevinin tunçtan kapısını aştığımda artık havası boşaltılmış bir odada nefes almaya çalışan biri gibiydim. Nefes almaya çalışıyor ama alamıyordum. Çantamı yere attım ve yere yıkıldım. Bel vermiş duvara yaslandım. Tıpkı şimdi olduğu gibi… Ne kadar sürdü ağlamam, ne zaman kendime geldim ve sana koştum bilmiyorum. Ama anne yanındayım şimdi…”
Genç kadının sesi azalarak sessizliğe karıştı. Sanki sesini geride bırakıp gitmiş gibiydi. Dakikalarca mezar taşını okşadı ağlayarak.
Gökyüzü kararmaya başladı. Başını hayretle kaldırıp gökyüzüne baktı. Güneş yok olmuş balçık rengi bulutlar her yeri kaplamıştı. Düzgün ve ince burnuna bir damla düştü genç kadının. Ağlamaktan nasırlaşan göz kapaklarını kırpıştırdı. Yağmur hızlanacağa benziyordu. Oturduğu yerden hafif doğrularak mezarlığın başındaki büyük ve heybetli çam ağacının altına geçti. Kirli taşın üzerine tereddütsüzce yıkıldı.
Gökyüzünde bulutlar iyice kaynaşmaya başladı. Hava tamamen karardı. Ortalığı velveleye veren bir gök gürültüsü koptu aniden. Genç kadın istemsizce elini siper etti. Şimşekler çakmaya başladı. Alevler gökyüzünde farklı farklı yerlerde imzalar atıyor parıl parıl şimşekler çakıyordu. Yıldırımlar sağıldı yeryüzüne. Mezarlık bir kararıyor bir gözün bakamayacağı kadar ışığa boğuluyordu.
Kurşungeçirmez bir karanlık bastı ruhunu. Yağmur iyiden iyiye hızlanmış ve mezar taşlarının üzerinde damlalar trampet çalmaya başlamıştı. Kadın kısa sürede denizden çıkmış gibi ıslanmıştı. Ama yanan yüreği halen ateşler içindeydi. Üşümeye de başlamıştı. Mezarlık beşik gibi sallanıyordu.
Ellerini yüzüne kapatıp sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Artık hüngürtüsü yağmur sesine karışmıştı. Tüm kaslarını serbest bıraktı ve ağzını fırın kadar açarak bağıra bağıra ağlamaya başladı. Ve titreyerek haykırdı:
“HEEPSİİ.. HEEP..Sİİİİ BEENİİİM YÜZÜMDEEEEEENNN”
Yağmur yavaşlıyordu. Genç kadının ağlaması da durmak üzereydi. Bir anda yılan gibi tısladı kadın:
“Ne olur geçmişime döneyim, ne olur! Ne olur her şeyi düzeltmek istiyorum! Ne olur! Evden kaçmamış olmak istiyorum ne olur! Ne olur annem benim yüzümden babamdan dayak yememiş olsun artık! Ne olur, ne olur öldürülmesin anneeem! Ne olur babam yıllarca aynı yastığa baş koyduğu kadını sırf benim yüzümden öldürmesin günlerce, gecelerce artık, ne olur! Dayanamıyorum artık ne olur dayanamıyorum… Ne olur babam katil olarak cezaevine, annem maktule olarak mezara girmemiş olsun artık ne olur!”!”
Babasının annesini öldürmeden önceki, annesinin ise ölmeden önceki alevli gözleri karşısına dikildi tekrar. Hayali ile geçmişin çöp kutularını karıştırdı her gün yaptığı gibi.
Bir anda yanında huzursuz bir ses duydu. Sanki topraktan ses geliyor gibi hissetti. Sonra aldırış etmemeye gayret etti. Ürkütücü bir ses duyduğuna emindi. Ağlamayı kesti. Etrafını inceledi. Bir şey göremedi. Derin bir soluk alıştan sonra elleriyle ıslak yüzünü sildi. Gitmeye hazırlanacaktı ki daha sert bir ses duydu. Gözleri yuvalarından uğradı. Ayaklarının dibindeki toprak hareket etmeye başlamıştı. Genç kadının sesi ıslığa dönüşüp çatallaştı:
“Aman tanrım neler oluyor böyle? Toprak.. Toprak hareket ediyor…”
Yardım istemek için bağırmak istedi ama sesi ve nefesi kesilmişti. Gözlerini kırpmadan yavaş yavaş çatlayan toprağa çivilemişti bakışlarını. Az önceki düşünceleri içinde ağır ağır ölmeye başladı. Tek hissettiği korkuydu artık. Dizlerinde güç bulabilse bir hamlede kaçacaktı. Donakaldı. Uzun ve güzel saçları tel tel oldu. Alnını bir ter tabakası kapladı.
Topraktan yumru gibi yeşil bir şey baş gösterdi. Hafif tüylü ve bilek kalınlığında olan yeşil şey kıvrılarak dikleşmeye başladı. Birkaç dakika içinde yarım metreye ulaşan şey iri ve kırmızı bir gül ağacıydı. Dallarında birden bire onlarca gül açtı. Yaprakları ayna gibiydi. En üstte ise bir insan kafası büyüklüğünde kırmızı gül yavaş yavaş açmaya başladı. Tüm mezarlar kadının etrafında dönüyordu. Kusmamak için kendisini zor tuttu genç kadın. Korku ve hayret içerisinde bu muhteşem, güzel kokular saçarak insanın beynini uyuşturan görüntüyü izliyordu.
Tekrar yıldırım sesi duyuldu. Hem de çok yakınında, mezarlığın çıkışındaki koca çam ağacı bir kibrit çöpü gibi kırılıverdi yıldırımın etkisiyle. Kadın gözlerini gülden ayıramıyordu. Dev gülden gelen koku az önce yağan yağmurun etkisiyle oluşan toprak kokusuna karışıyor ve baskın geliyordu. Hiç beklenmedik bir şey oluştu aniden.
Gülün yaprakları bir kol gibi açıldı ve hareket etmeye başladı. Sanki yüzü kızarmış bir insan suratına dönüştü gül. Ölgün bir sesle genç kadına:
“Beni umarım hatırladın?” diye sordu.
Kadın iyice afallamıştı. Kekeledi, zorladı ama ağzından kelimeye benzer hiç bir şey çıkartamadı. Dili damağı kurudu. Yutkunmaya çalıştı acemice. Gül titreyerek ve sesi uysallaşarak kadını rahatlatmak istercesine:
“Korkma artık, rahatlamaya çalış. Beni hatırlayacaksın anlatınca. Ama öncelikle lütfen derin bir nefes al. Hayatta korkulacak en son şey güzel kokulu bir güldür. “
Genç kadından ses gelmeyince gül ısrarla:
“Yeter ama... Bak sürem çok sınırlı. Senin tren bekler gibi bakışların için zamanım yok. Seninle çok kısa konuşup yine giz dolu yerime döneceğim. Ama sana öncelikle sormak istediklerim var. Kesin cevaplar almadan gitmek istemiyorum.”
Genç kadın kelimelerin kafasını gözünü yararak konuşmaya başladı:
“Şeyy. Ama.. nasıl olur.. Gözlerime inanamıyorum. Gözler… bir …bir dakika.. “ dedi ve etine sıkı bir çimdik geçirdi. Acı ile gözleri sulanan kadın gözlerini ovaladı ve gülü karşısında gülerken buldu. Dişleri birbirine çarparak:
“Özür di.. diler… özür dilerim. İlk kez konuşan bir gül görüyorum. Anlayışla…anlayışla karşılayacağınızdan eminim ama bu nasıl olabilir?”
Kırmızı gül:
“Dünyada anlaşılması o kadar güç şey var ki! Neden şaşırdın bu kadar anlamadım. “
“Tamam tamam. Anlaştık. Şaşırmıyorum. Peki, az önce sormak istediklerim var dediniz. Nasıl yardımcı olabilirim size”
“Genç hanım. Sen bana değil ben sana yardımcı olabilirim. Hatta olmalıyım. Hatta olacağım. Tabi sen istersen” dedi gül kıkırdayarak.
Genç kadın aniden doğruldu, heyecan duygusu hıçkırmasına sebep oldu. Hıçkırığını bastırmaya çalışarak:
“Ne demek istiyorsunuz? İnanın anlayamıyorum.”
Gül yineledi:
“Sana yardım edeceğim!”
“Ama nasıl? Ben bitmiş bir insanım. Tamamen tükendim. Ailem benim yüzümden yok oldu. Sevdiğim adam ise alçağın birisi çıktı. Hâlbuki onun içindi her şey. Her şey onun içindi. Ve en önemlisi sevme duygumu kaybettim. Aslında kaybetmedim, yok ettim. Öldürdüm, içime gömdüm. Artık hiç kimseyi, hiçbir şeyi sevmeyeceğim. Her şeyden nefret eden her şeyini kaybetmiş birisine, her şeyini geri nasıl vereceksin sihirli gül?”
“Çok kolay olacak merak etme. Sadece bana dosdoğru anlatmanı isteyeceğim. Ve anlattıkların bitince gözden yiteceğim. Sonra gözünün önünde tekrar biteceğim. İşte beni o tekrar gördüğün an beni paramparça etmeni isteyeceğim senden. Beni tanıyacaksın. Ve tanıyıp öfkeyle parçaladığında her şey normale dönecek. Öncelikle sana bir sorum olacak. Cevabı vermek için süren çok kısa. İçinden gelen ilk cevabı vereceksin. Eğer beklediğim cevap olursa yazgını yazan kalemler yazdıklarını kader defterinden silmeye başlayacak. Yönergeleri uygularsan eski hayatına tekrar kavuşacaksın. Şimdi sorum kısa ve net. Hemen cevap vermen lazım…” dedi ve puslu bir sesle:
“Senin de annenin de hayatı şiddet sebebiyle mahvoldu. Baban anneni öldürdü. Ama senin bu olayda büyük payın var, eminim bunu kabul edersin,” biraz duraladı gül, bekledi anlamlı bakışlarla:
“Sorum şu: Hayatını değiştirmek isteseydin anneni mi kurtarmak isterdin yoksa kendini mi?
Genç kadın çamurlaşan toprağa oturdu ve kollarını dizlerine sardı:
“Tabi ki annemi!” dedi ve ağlamaya başladı. “Ben zaten bitmişim ama kadıncağız canından oldu. Ben zaten yaşamaya…” cümlesini devam etmesine gül izin vermedi.
“Çinkoooo!” diye haykırdı gül.
“Evvet çinko! Beklenen cevap sayesinde hem annen hem de sen kurtulacaksın. İlk aşamayı başarıyla geçtin”
Hafif bir meltem esti ve rüzgâr genç kadının yüzünü kamçılayınca ölü duyguları canlanmaya başladı. Yıllar sonra ilk kez gülümsedi:
“Nasıl yani? Şimdi? Yani.. Her şey eskiye mi dönecek?”
Gül ölgün bir sesle:
“Acele etme!” dedi.
“Şimdi bana her şeyi kısaca ve yalansız anlatmanı istiyorum. Sonra bir anda kaybolacağım ve ilk gördüğün yerde beni paramparça etmeni istiyorum. Anlaştık mı?”
“Ta… tam..tamam…tamam sizi dinliyorum lütfen bana yardım edin.”
“Hayır, ben seni dinliyorum “ dedi gül gülümser bir çehreyle. ”Anlat bakalım yalansız, dolansız, dolambaçsız…”
“Şeyyy nasıl başlasam bilemiyorum…”
Gül:
“Acele et çok az zamanım kaldı.”
Genç kadın şimşek gibi yerinden doğruldu ve :
“Tamam anlatıyorum. Bundan tam on yıl önceydi. On altı yaşında genç bir kızdım. Çok güzeldim. Herkesin bakışları üzerimde odaklanıyordu. Oturmasını, kalkmasını, konuşmasını iyi biliyordum. Giyimime çok dikkat ederdim. Arkadaşlarım çok çekici olduğumu söylerlerdi. Hepsinden nefret ediyorum inanın. Yolda yürürken bile erkekler dönüp dönüp beni gözleriyle inceden süzerlerdi. Çok hoşuma giderdi. Şimdi anlıyorum ki tam bir aptalmışım. Neyse… Okuldaki son sınavıma gitmek için en iyi arkadaşım sandığım ‘yılan’ ile hızla yürüyorduk. Okula yaklaştığımızda bir delikanlı ile göz göze geldik. Bana öyle bir baktı ki o iki siyah göze tutundum bir anda. Uzun boylu, yakışıklı ve sevimli idi. İlk kez içimde bir şeylerin titrediğini hissettim. İlk kez utandığımı hatırlıyorum. Aslında çok alışıktım erkeklerin bana gülümsemesine. Ama bu sefer başkaydı. Hoşlanmıştım ondan. Bir an durmak geldi içimden. Bu defa ben dönüp ona bakmak istedim. Arkadaşım dirseğiyle bana vurdu. Yürümemi istemiyordu. Arkama dönmem için ısrar etti. Ve döndüğümde onun da bana dönük olduğunu, beklediğini gördüm. Arkadaşımın ısrarıyla çok kısa da olsa konuşmak için birkaç adım attım. Benim hayatımı biliyorsun madem adını anmayacağım, anamayacağım o şerefsizin yanına kadar heyecanla süzüldüm. İlk kez ben bir erkeğe doğru gidiyordum.”
Gül araya girdi:
“Genç hanım! Çok detaylara girme lütfen. O kadar az zamanımız var ki…Lütfen biraz daha hızlı aksın olaylar..”
“Tamam tamam. O ilk tanışmamızda âşık oldum anlayacağınız. Çok tatlı dilli olduğu için beni birkaç dakikada ikna etti ve sınava gidemedim. O günden sonrada defalarca okula gitmedim. Bırak okulu uykuya bile hasret kaldım. Sırılsıklam âşık oldum. İçimdeki aile sevgisinin boşluğunu doldurmuştu o it. Babam benim saçımı hiç okşamamıştı. Ve saçımı ilk okşayana aşık oldum işte.. Annem beni hiç sesiyle kucaklamamıştı. Bana ilk sarılana her şeyimi armağan ettim. Sonrasında lanet olasıca arkadaşlarımın da yardımıyla mutsuz aile ortamımdan kaçıp bir maceraya sürüklenme isteği içimi alev alev yakıyordu… Yüreğime kör bir iğne saplanmış gibiydi. Kuşlar gibi yaşamak istiyordum. Acısız, kaygısız, düşüncesiz ve özgürce… Ailemin yanında bir köle gibi hissediyordum kendimi. Güzelliği dillere destan bir köle… Nasıl kulağa hoş geliyor değil mi?”
“Genç hanım, lütfen! Biraz sonra ben kaybolacağım.”
Genç kadın elleri titreyerek:
“ Sonrasında palas pandıras kaçtık işte. Beni ailesinin yanına götüreceğini söylemişti. Giyitlerinden çok zengin olduğu anlaşılıyordu. At arabasının arkasında birbirimize sıkıca sarıldık. Atlar deli gibi kişneyerek uzaklaştılar bulunduğumuz kasabadan. Akşamüzeri pintice aydınlatılmış bir sokağa girdik arabayla. Biraz şaşırmıştım. Güzel bir bahçeden heybetli bir konağa gireceğimi beklerken yıkık dökük bir evin önünde durdu araba. Ağzını yaya yaya ‘geldik!’ dedi. Şaşırmıştım. Arabadan önce o indi. Sonra ben indim. Elimden tutarak yardım etti bana. Tahta ve iğrenç yeşil kapıyı yumrukladı. Ağzından salyalar saçan ellili yaşlarda bir bunak kapıyı açtı. Bir şeyler konuştular ve beni kibarca kenara çekerek ilk günden kendi evlerine götüremeyeceğini, geceyi amcasının evinde geçirmemizin daha doğru olduğunu anlattı. Yüzümdeki şaşkınlığı yumuşatmak için yanağımdan öpmek istedi. Elimle ittim onu. Romanlarda okuduğum iğrenç olayların başıma gelebileceği korkusuyla beni evime götürmesini istedim.
Ellerimden sıkıca tuttu sevgi dolu sözler söyledi. Sonrasında beni dudaklarımdan öpmek istedi. Sertçe bir tokat attım. Bir anda o sevimli yakışıklı adam canavarlaştı ve bana etmediğini bırakmadı. Defalarca vurdu bana. Tekmeledi. Yerde ikiye katlanmış, sevdiğimin gazabını yaşıyordum soluksuzca. Yapmaması için yalvardım. Beni evime bıraktığı takdirde hiç kimseye hiçbir şeyden bahsetmeyeceğimi söyledim ama nafile…
Birden kapı açıldı ve ifrit suratlı, koca göbekli saçları dökülmüş ihtiyar içeri girdi sırıtarak. Sarı dişleri halen midemi bulandırıyor. Sonrasını müsaade edersen anlatmak istemiyorum.” Kısa bir sessizlikten sonra devam etti genç kadın:
“Tam bir ay bana sahip oldular. Ve en sonunda alkollü oldukları bir gece o ahırdan kaçmayı başardım. Ama sonrasında yolda yine tacize uğradım. Erkeklerden nefret ediyorum. Yıllar geçmişti. Artık bu kötü yol da, yol da bendim yolcu da bendim. Bir sabah beraber uyandığım yabancı bir erkeğin getirdiği gazeteye göz atıyordum kahvemi içerken. Gözlerime inanamadım. “Ünlü Mühendis Karısını Öldürdü” başlığını okuduğum anı hiç unutmuyorum” dedi sesi titreyerek.
“Evet, mühendis kelimesini görünce vücudumda kasılmayan tek bir kas kalmadı. Aceleyle haberin detaylarını okumuştum. Kızları evden kaçan mühendis yıllar sonra kızının izine rastlamış ve eve döndüğünde yaşadıkları büyük tartışmada karısını öldürmüştü. Lanet olsun…”
Genç kadın bağırmaya başladı:
“LANETT OLSUUN! DAHAA NEE ANLATMAMI BEKLİYORSUN?”
Gül usulca:
“Tamam, süre doldu! Elveda” dedi ve tokalaşmak için dikenli dallarından birisini uzattı.
“Beni tanıdın mı şimdi?” diye genç kadına sordu.
Kadın gözlerini kısarak dikkatle konuşan güle baktı. Bu gülü unutamazdı. Bir yandan tokalaşıp vedalaşmak için, elini dikenli yapraklara uzatırken bir yandan da anımsamaya çalışıyordu. Ve hatırladı. Bu o güldü.
“Evet, seni hatırladım. Sen.. sen… Hayatımda aldığım ilk ve son gülsün sen. Onunla kaçmadan bir gün önce bana verdiği ve yorganımın altında sakladığım gülsün sen!”
“Doğru, insan sevdiğinin kaderini yaşar.” dedi gül ve dikenlerini kadının eline sapladı.
Genç kız elinde hissettiği acıyla yatağında doğruldu aniden. Nefes nefese kalmıştı. Sırılsıklam terlemişti. Ellerini boğazına götürdü. Yastığı su içinde kalmıştı. Nefes almak için büyük bir gayret sarf etti. Derin derin nefes aldı. Ve gözleriyle etrafına baktı. Odasındaydı. Büyük bir kâbus görmüştü. Elinin kanadığını gördü. Aceleyle tekrar etrafına baktı. Evet odasındaydı. Elinin kanayan kısmından gülün dikenini çıkardı. Uykusunda gülü sıkmaktan avucu tamamen yara olmuştu. Sırılsıklam olmuş saçlarını elleriyle alnından çekti ve aynaya baktı. Ağzı kupkuru midesi altüst olmuştu. Halen on altı yaşında olduğunu gördü. Ve içerden duyduğu sesle cennetler kendisine verilmiş gibi hissetti. Annesi her zamanki tiz sesiyle kızını kahvaltıya çağırıyordu ısrarla.
“Tanrım sana şükürler olsun!” dedi. Yeni tanıştığı gençten aldığı ve elinde tuttuğu gülü paramparça etti. Camı açarak bahçeye fırlattı. Sabah güneşiyle yüzü aydınlanmıştı. Ve yeni hayatına başlarken ÖLÜ UMUTLARINI dirilten rüyasındaki sözleri söyledi:
“KİŞİ SEVDİĞİNİN KADERİNİ YAŞAR."
