GELSEYDİN EĞER
Yıllardır sırtımda taşıdığım bu ağır heybeyi,
İçindeki kırık hayalleri ve yorgun hevesleri,
Hiç çekinmeden, bir çocuk gibi ayaklarına sererdim.
İçimdeki harap duvarların mimarı olurdun,
Yedi iklimin tozunu söküp atardım kapımdan.
Zemheri ayazında açan o yalnız çiçeği,
Güneşe değil, senin nefesine emanet ederdim.
Kendi içimde kurduğum o yekpare surları yıkar,
Seni sadece kalbimle dinlerdim.
Gelseydin eğer sana,
Gül yapraklarının arasına sakladığım o kadim sızıyı,
Yolların yorgunluğunu, hanların münzevi ıssızlığını,
Bir kadeh suyun serinliğinde unuttururdum.
Gözlerimde feri sönmüş, o zayi olmuş masalı,
Tek bir bakışınla yeniden yazdırırdım.
Gelseydin eğer sana,
Dağların ardında kalan o mağrur ve kimsesiz yankıyı,
Cihanı bir kenara koyar, ruhumun enkazından yeni bir dünya kurardım,
Sınırı olmayan, sonu gelmeyen,
Hükmü sadece sevdaya dair bir devlet gibi...
Fakat gelmedin...
Şimdi bu mısralar,
Gölgesini arayan bir ağaç gibi
Kendi boşluğunda yankılanıp duruyor.
Kalemin ucunda kuruyan o son damla mürekkep,
Artık kendi harabelerini seyreden bir sürgünün vasiyeti şimdi.
