EN BÜYÜK HATA
Şu hayata gelmiş, çocuk olmuş, okumuş, sonra da büyümüş anne baba olmuş, çocuklarını büyütmüş adam etmiş ya da edememiş, çalışmış, didinmiş, bir ömrünü bir ev almak için tüketmeye meyil etmiş ey insanoğlu! Sizlere sesleniyorum, vaktiniz varsa beni biraz dinler misiniz?
Doksanlı yıllarda çocuk olanlardanım, çocukluğunu babası annesi sayesinde en güzel yaşayanlardanım, babam ölene kadar da yokluk çektiğimizi hatırlamam, abileri ablaları sayesinde hep korunan kollanan bu nedenle de yaptığı tüm haylazlıklara karşı kimselerin el kaldırmaya cesaret edemediği kişiyim.
Misket de oynadım, erikte aşırdım, sokaklarda akşamlara kadar futbol da oynadım, doymadım abimle birlikte atari salonlarına dadandım, körebeler, toplu saklambaçlar, yakar toplar, dokuz taşlar, istoplar, zımbalar, uzun eşekler, birdir birler hepsinde vardım...
Kimimiz okudu meslek sahibi oldu, kimimiz okuyamadı emekçi kaldı, her sabah hepimiz kalkıp aynı yollardan geçip işe gidiyoruz, iş yerinde binbir kural içinde debeleniyoruz, kurallara çevrili etrafımız, sokakta yürürken otobüse binerken, fırından ekmek alırken, markette alışveriş yaparken bu kurallar yumağı hep bizimle birlikte geliyor, kurallara uymak zorundayız, çünkü fark etmesek de bizi korkunun yönettiğini hissediyoruz. Yaptığımız her kural dışı eylemin bir bedeli olacağını biliyoruz.
Büyüklerimize saygılı olmak zorundayız, abinle konuşurken, yakın akrabana bir şey anlatırken, eşinin abisi ya da annesi ve yahut falanca akrabası sana bir şey sorunca saygı kurallarını ihlal etmeden cevap vermelisin, canını sıkan bir şey mi oldu iş yerinde, bunun bi onemi yok sen akrabaların yanlış anlamasın diye onlara karşı güler yüzlü olmalısın. Aksi takdirde birkaç gün sonra bu bize surat mı yapıyor, galiba bizi istemiyor şeklinde konuşmalar kulağına gelmekte gecikmiyor.
Hayat işe gidip gelmekten, hep aynı şeyleri yapmaktan, herkesi mutlu etmek için yaşamaktan ibaret değil, bunu istesen de yapamazsın, onun yerine kendine ve kendi ailene daha fazla vakit ayırabilirsin, tembellik yapabilirsin, kitap okuyabilir, film izleyebilirsin. Sabahları sabahın altısında işe geç kalmamak için var gücünle koşturduğun her anın intikamını bu sistemden alabilirsin. Doğayla iç içe kalabilir, yeteneklerinin farkına varabilirsin. Kim bilir belki de çok iyi bir yazar, şair, oyuncu, ya da yönetmensin. Her şey zamanında güzel, yerinde olunca özel, çocukken yapamadıklarını yapacak bir anın bir daha olmayabilir, olsa da sen bundan zevk alacak yaşı çoktan geçmiş olursun, sokaklarda oynayamaz, uçurtma uçurtamaz, eriklere dalamazsın, hayat intikamını senden öyle bir alır ki bir daha bunları sana yaptırmayacak kadar seni sana hiç fark ettirmeden yaşlandırır.
Biliyorum, hiçbirimiz öleceğimizi düşünerek yaşamıyoruz ama bazılarımız öldüğünde tekrar hayata geleceğine inanıyor, biz bir atari oyununun içindeki Süper Mario karakteri değiliz, hayata iki hakla başlamıyoruz, öldüğümüzde sonraki hakkımızla yaşama devam edemiyoruz, ya da duvarlara kafa atınca çıkan yeşil mantarı yiyince bir can daha kazanmıyoruz.
Bir kere gelip bir kere geçtiğimiz şu hayatın içinde herkesi mutlu etmek için uğraşmak, herkese sevimli gözükmeye çalışmak, herkes bizi sevsin diye yırtınmak bana o kadar saçma geliyor ki... Beni ailem, eşim ve bir iki tane de yaninda olmaktan ve konuşmaktan keyif aldığım çocukluk arkadaşım sevsin yeter. İş yerinde ya da başka bir yerde oluşan arkadaşlıklara da inanmıyorum, çünkü çıkara dayalı arkadaşlıklar midemi bulandırıyor, söz konusu iş hayatı olunca herkes herkesin işine yarayabildiği kadar iyi oluyor, ya da insanlar seni istedikleri gibi kullanamadıklarinda değiştiğini söylemeye başlıyor.
Birbirinden nefret eden insanların birbirine yolladıkları yapmacık gülümsemeler, sevgi gösterileri beni çileden çıkarıyor, ne işim var lan benim burada dememe neden oluyor, galiba ben korkuyorum, bir gün nefret ettigim bu insanlar gibi olur muyum diye korkuyorum.
Çocuk dünyaya getiriyorsunuz, büyütüp okutuyorsunuz, büyük masraflara girip üniversitelere yolluyorsunuz ama bu size yetmiyor, hala onun bir evi olsun, bir arabası olsun, biz bu dünyadan göçersek tutunacak bir dalı olsun diye 60 yaşında bile kendinizi paralayarak çalışıyorsunuz, sonra da iş yerinde 25 yaşındaki bir velet size işi hatalı yaptığınız için bağırıyor, ya da sizi özel işlerinde kullanmaya calışıyor, size hayat dersi verecek ukalaca konuşmalar yapıyor ama siz daha dünkü çocuk dediğiniz bu kişiye, çocuğunuzun üniversite parası için katlanmak zorundasınız.
İstanbul'da üniversite kazandığımda, valizimi yaptılar, biletimi aldılar, otobüse bindirdiler, güle güle yolun açık olsun dediler. İstanbul'da indim, okula kayıt yaptım, teyzemin yanına gittim, iki ay onlar tarafından misafir edildim, sonra oradan ayrılıp öğrenci yurduna geçtim. Yurtta kalırken şunu fark ettim, herkesi ailesi arıyordu, naptın alıştın mı yurda, İstanbul'a, okula, arkadaşlarına, aman yanlış arkadaşlıklar kurma aman siyasete katılma, okulunu oku, karı kız peşinde koşma, paranı çarcur etme, içki sigara içme diye0 nasihatlarda bulunuyorlardı, beni ise kimse aramadı, ailesine değer veren, ailesinden de her zaman değer gören biri olarak bundan hiç gocunmadım, bizim Sinan başının çaresine bakar diye bana güvendiklerini biliyordum, o yüzden de onlara hiç darılmadım. Şimdiki çocuklar üniversite kazanıyorlar, aileleri yemek sofrasında bile onlarla görüntülü konuşuyorlar, her akşam arıyorlar, her fırsatta para yolluyorlar, her hafta sonu eve gel diyorlar, ondan sonra da o çocuktan birkaç sene sonra kendine güveni olmasını, zorluklara dayanmasını, mücadeleci bir yapıda olmasını, kendi ayakları üstünde durmasını istiyorlar...
Bırakın çocuğunuz aç kalsın, böylece parasını çarcur etmemesini öğrensin, bırakın çocuğunuz iki kişilik odalarda değil de en kalabalık odalarda kalsın, kalsın ki iletişim kurmayı, evinin değerini anlasın, bırakın çocuklarınız sizin nasihatlarınızdan ilginizden uzak kalsın, kalsın ki karşılaştığı her sorunda sizi aramamayı öğrensin, kendi sorunlarına kendi çözüm yöntemleri geliştirsin, bırakın çocuklarınız bir iki ay teyzesinin, halasının, dayısının, amcasının yanında kalsın, kalsın ki başkalarının evinde kalmanın, onların hayatlarına bodoslama dalmanın getireceği sorunlarla yüzleşsin, bırakın çocuklarınız sizin savunduğunuz düşüncelerden, ideolojilerden farklı fikirleri de öğrensin, ögrensin ki doğru ve yanlışı anlamak için kitaplara sarılsın...
Kaldı ki daha siz bizim gibi doksanlı yıllarda harika bir çocukluk da yaşamadınız. Çocukluk yok, yaşlılık yok, para yok, rahat yok, sorumluluk çok... Bu hayatın heyecanı meycanı da yok...
Oğlunuzu okutup büyütmüşsünüz, parasız bırakmamışsınız, aç açıkta da kalmamış, sen daha onun için ne diye bu kadar didinirsin ki... Düğününü de yapayım da tam olsun diyen babalar gördüm, işi gücü var bırak da onu da o yapsın, sen zaten takısını takıyorsun, senin için herkes oğlunun düğününe gelip şeref veriyor. Daha neyin peşindesin...
Bizim dönemimizde eğitim sistemi dayaktı, hepimiz haylazlıklarımızdan dolayı babalarımızdan dayaklarımızı yer, öyle okula gelirdik, mesela ben babamın bir kez olsun beni haksız yere dövdüğünü hatırlamam, komşunun çocuğunu döversen, baban da seni döver, başkasının hakkını yersen baban da seni yerer, abilerine ablalarına bağırıp çağırırsan baban da ağzına çakı çakıverir, biz çok dayak yedik babamızdan, ne oldu kötü mü olduk hayır adam olduk, yeri ve zamanında babalar tarafından atılmış abartılmamış dayağa hiçbir zaman karşı olmadım, baba fiğürü otoritedir, kontroldür, yasalar gibidir, yanlış yaparsan önce seni uyarır, devam edersen senin ve toplumun yararı için seni kendine getirir ama günümüzde yaşı on sekizi geçtikten sonra babasını eleştiren, hatta hakaret eden, babasının bir sözüne elli tane lafla karşılık veren çok insan gördüm, bu gördüklerimin çoğu da yakın çevremdendi, bu eleştiriye ve saygısızlığa maruz kalmış babalarsa, çocuklarına söyledikleri her sözde haklılardı, ne fark ettim biliyor musunuz? iyi babalar ve anneler çocuklarına iyi davrandıklarında onlarla arkadaş gibi olduklarında çocuklar arsızlaşmaya başlıyor, iyi niyetin, samimiyetin su istimal edilmesi gecikmiyor... Ailenin sana aldığı son model telefonu kullan, laptopu kullan, onun parasıyla üniversite oku, sevgilinle gez dolaş, sofrasına otur, harçlığını al, sonra da umarsızca onları eleştirmeye kalk, babasını erken yaşta kaybetmiş biri olarak bu yaptığızın çok yanlış olduğunu sizlere defalarca söylemekten vazgeçmeyeceğim, babanıza bir şey olursa akrabalarınız size yardım edecek, sizi çocuklarından ayırt etmeyecek diye düşünuyorsanız işte orada yanılıyorsunuz, o iş hiç de öyle olmuyor.
Aslında birebir şahit olduğum şu olay her şeyi açık ve net anlatıyor.17 yaşındaki kızına tokat attığı gerekcesiyle kızı tarafından mahkemeye verilen babaya, yapılan yargılama sonunda 3000 TL para cezası veriliyor, adam hakime dönüp aynen şöyle söylüyor; "Kızım gece yarısı eve geldi, üstelik bizlere de haber etmedi, ne yani kızımıza da bir tokat atamayacak mıyız?"
Alay edin, eleştirin, mahkemeye verin, saygısızca hareketler sergileyin, onlar da hala sizler için çalışsın, hata sizde değil ebeveynlerinizde.
Bu hayatta en çok imrendiğim insan tipi kimseye bir zararı dokunmayan, kendi halinde yaşamış, zararlı ve gereksiz insan kalabalığından kendisini soyutlamış, kimseye muhtaç olmadan ayaklarının üstünde durmayı başarmış kişiler olmuştur hep. Dünyanın en yardımsever insanları, en büyük mucitleri, en akıllı şahsiyetleri bile onlar kadar değerli olmamıştır gözümde, düşünsenize kimseye bir zararınız yok, kendi değerlerinize göre kendi kendinize, kimseye minnet etmeden, el etek öpmeden sizi seven birkaç insanla birlikte yaratmış olduğunuz küçük dünyanızda yaşıyorsunuz. Bu paha biçilemeyecek güzellikte.
