Beyaz Önlüklüler / Engin Kükrer

Yazan: Engin Kükrer -BEYAZ ÖNLÜKLÜLER
Advert

ÖYKÜ - 20-06-2024 20:54

BEYAZ ÖNLÜKLÜLER

Siz hiç azılı düşmanınıza tarif edemediğiniz bir hayranlık duydunuz mu?

Ben duydum…

Tam iki saattir şu gri odanın önünde, içeridekilerin zayıf anını kolluyorum. Bir uyuklayıverseler ya da lafa dalsalar hemen içeri girip ruhunu bedeninden ayıracağım o yataktakinin.

İnsan denilen varlık dikkatsizdir, ama bunlar öyle değil. Bir de yorulmak nedir bilmiyorlar. Mesela şu beyaz önlüklü tam on iki saattir ayakta. Sabahtan beri bir o yana bir bu yana koşuşturup durdu. Bugün tam beş avıma engel oldu.

Biliyorum, Yaradan müsaade etmese hiçbir şey yapamazlar. Ama öyle gayretliler ki çoğu zaman çaresiz kalıyorum. Örneğin şu kırmızı montlu, kıvırcık saçlı, çelimsiz genç kız… Arabasıyla giderken telefonuyla ilgilendiği için ona kurduğum tuzağı göremedi. Tam üç takla attırdım virajı alamayan aracına. Kâğıt gibi bir arabanın içinden çıkardılar onu. Elleri, bacakları hep kırıldı. Ruhunu bana teslim etmesi an meselesiydi. Beyaz uzun bir aracın içinde sirenlerle buraya getirildiğinde zaferimden emindim.

Araç kapının önüne yanaşınca onu hemen sedye dedikleri tekerlekli, dar bir yatağa yerleştirip en üst kattaki genişçe odaya götürdüler. Arkalarından ben de daldım içeriye. Odanın tepesinde büyük bir ışık kaynağı parıldıyordu. İçimden “İnsanoğlu, güneşi nasıl bunun içine sığdırmış?” diye sormadan edemedim.

İçeride yüzleri maskeli, beyaz eldivenli tam altı kişi saydım. Yeşil önlük giymişlerdi. Gözlerinin içindeki pırıltı en az tepelerinde parıldayan ışık kadar güçlüydü. Koyu yeşil bir kumaşın serili olduğu masanın üstündeki garip aletleri kullanarak kızın ruhunu dışarı çıkarmak için bedeninde açtığım delikleri teker teker kapamaya başladılar. Tamı tamına üç saat… Genç kızın kalbi benimle şu yuvarlak gözlüklünün elleri arasında gitti, geldi. Sonunda incecik bir iple genç kızı tekrar hayata bağlamayı başardılar. Şimdi de buradayım işte. Yarım kalan işimi tamamlamak için doğru anı bekliyorum.
Sorun değil, alışkınım ben beklemeye. Avlarımın peşinden buraya çok sık gelirim. Hatta bu binanın alt katı kurbanlarımla doludur. İnsanların ne garip adetleri var. Mesela içlerinden ruhlarını çektiğim bedenleri, toprağa iade etmeden önce, alt kattaki serin odada bir süre bekletirler. Sonra da güzelce yıkayıp beyaz bir örtüye sararlar. Ardından yeşil bir arabaya yükleyip mezarlık dedikleri yere götürürler. Peşlerine takılmam bile. Ne anlarlar içinde ruhu olmayan o cansız et parçalarını toprağa gömmekten bilemem. Bir de ağlaşırlar, dövünürler. Gidenin ismini sayıklayıp dururlar mezarın başında. Sevgi dediğiniz şeyi o bedenin sahibi hayattayken gösterseydiniz ya!

Tecrübeme dayanarak söylüyorum, az sonra burası hareketlenecek. İblisin tekini şu iri kıyım adama bir şeyler fısıldarken gördüm. İçi de yüzü gibi karanlık bu adamın. Şeytan hiç ayrılmaz böylelerinin yanından. Kim bilir ne fısıldadı çam yarmasının kulağına? Gerçi geçen seferki gibi ortalık karışırsa işim kolaylaşır.

Geçen sefer olanlara ben bile şaştım kaldım doğrusu. Belindeki tabancayla hastaneye dalan kirli sakallı, heybetli bir adam koridorda bağırmaya başladı. İri gözleri yerlerinden fırlayacak gibiydi. Önüne çıkan iki mavi önlüklüyü yumruklayarak yere serdikten sonra kapıya tekme atıp koridorun sonundaki odaya daldı.İçeride temiz yüzlü, zayıfça, genç bir beyaz önlüklü; perdenin arkasındaki yatakta yatan yaşlı adamı muayene ediyordu. Yaşlı adam kendinde değildi. Sararmış benzi ölümün rengine yakındı. Kollarına serum adını verdikleri o canlandırıcı sıvılardan bağlamışlardı. Ne vardı o serumların içinde, bilmiyordum. Ama içlerinde avlarımı yaşama bağlayan bir şeyler olduğu kesindi. Bir de küçük elektronik ekranı olan o garip ve bol tuşlu makine sayesinde yaşlı adamın nefes almasını sağlıyorlardı. Oysa adam buraya getirilmeden az evvel ne de güzel kesmiştim nefesini.

Neyse olaya geri döneyim. İçeri dalan adam, cüssesine de güvenerek, beyaz önlüklünün yakasına yapıştı. Sarı dişlerinin arasından tükürükler saçarak “Önce benim hastama bakacaksın.” diye bağırdı.

Beyaz önlüklü hiç istifini bozmadı. Dışarıdaki ekipten kendisine bildirilen acil bir durum olmadıkça tıpkı herkes gibi onun da sırasını beklemesi gerektiğini söyledi. Ardından adamın kollarını yukarı doğru ittirip ani bir hareketle geriye çekildi ve yakasını kirli sakallının elinden kurtardı. Fakat kirli sakallı durmak niyetinde değildi. Ablak yüzü kızarmış, yumrukları iyice sıkılmıştı. İleriye atılmak suretiyle beyaz önlüklüyü tekrar yakalayıp onu ahşap dolaba doğru savurdu. Dengesini kaybeden genç adam dolaba çarparak sertçe yere kapaklandı. Bu sırada aynı tip gri gömlek, lacivert pantolon giymiş kasketli iki kişi içeri girdi.

Giren adamları fark eden kirli sakallı ise belindeki tabancayı çıkararak onlara doğrulttu. İçeri girenler bulundukları yerde donakaldı. Dizlerinin titrediğini görebiliyordum. Bu esnada ben de; “Fırsat bu fırsat…” diyerek yataktaki yaşlı adamın boğazına tekrar yapıştım. Adam nefessiz kalınca başımın belası şu garip elektronik makine ötmeye başladı. Bunun üzerine beyaz önlüklü, kendisine doğrultulan namluya aldırış etmeden, yaşlı adama müdahale etmek üzere hamle yaptı. Yaptığı kahramanlığın bedeli ise canına mal olacaktı. Bunu kendisine yönelik bir tehdit olarak algılayan kirli sakallı, tam beş el ateş etti.

Genç adamın beyaz önlüğü şimdi kırmızılar içerisindeydi. Onu kucakladığımda bile halen yaşlı adama yardım etmek için elimden kurtulmaya çalışıyordu. Başını okşadım.

“Tamam, hepsi geride kaldı! Bu dünyadaki görevin bitti artık.” dedim.

Hiçbir şey söylemedi. Sadece canını aldığım yaşlı adamla selamlaştı.

Yağmurlu ve serin bir akşamdı. O gün neredeyse aynı anda iki ruhu teslim almıştım. Yine de içimde fırtınalar kopuyordu. Seçme şansım olsaydı, bu iki insanın değil, o kirli sakallının oracıkta nefesini kesiverirdim. İşte en azılı düşmanlarıma hayranlığım böyle başlamış oldu.

​O günden sonra beyaz önlüklüleri uzaktan izlemeye başladım. İzledikçe hayranlığım artıyordu. Sabahleyin görevi devralan ekip, tıkır tıkır çalışan makinenin dişlileri gibi, güneşe batana kadar çalışıyor; sonra yerini diğer ekibe bırakıyordu. Binanın girişinde yazan kırmızı harflerle kocaman yazılmış “Acil” kelimesinin anlamını burayı ilk ziyaretimde öğrenmiştim. Bu kelime “Hiç vakit geçirilmeksizin yapılması, yerine getirilmesi gereken…” anlamına geliyordu. Anladığım kadarıyla insanlar burasını önemli rahatsızlıklara çabuk müdahale edebilmek için kurmuştu. Elimden kurtulabilen avlarımın da alelacele getirildikleri ilk adresin burası olması bu teorimi doğruluyordu. Benim anlayamadığım diğerlerinin burada ne işi vardı? Gerçi benim işime geliyordu ama acil olarak müdahaleye ihtiyacı olmadığı halde buranın koridorlarını işgal eden insan seli, bu fedakar ekibin işlerini zorlaştırdıklarının farkında değil miydi? Mesela geçenlerde birisi buraya sırtına krem sürdürmeye geldi. Neymiş efendim, eli oraya yetişmiyormuş. Başka birinin de canı sıkıldığı için sohbet etmeye geldiğini söylediğini işittim. Oğluna gelin kız bakmaya gelenini bile duydum inanır mısınız?

Ama en çok grip olanlar ve başı ağrıyanlar gelir buraya. Koridorların yarısı onlarla doludur. Beyaz önlüklüler de hepsine bakacağım diye sabaha kadar koşturup durur. Gerçi çok akıllı bu beyaz önlüklüler. Burayı yeşil, sarı ve kırmızı renklerle üç alana bölmüşler. Genelde benim avlarımı bekletmeden kırmızı bölgeye getirip müdahale ediyorlar. Durumu beklemeye müsait olanları sarıya, daha hafif olanları ise yeşil bölgeye yönlendiriyorlar. Fikir güzel olmasına güzel de, dışarıda bekleyen kalabalığı, bu durum pek memnun etmiyor. Herkes bir an önce kendi derdini anlatma telaşında. Klasik insan işte! Her yerde aynı…

Hah işte, beklediğim fırsat da geldi! Az önce bahsettiğim iri kıyım adam var ya! Tahmin ettiğim gibi bağırarak tehditlerini sıralamaya başladı.

Buraların karışması an meselesi. Hemen gidip kırmızı montlu kızın canını alayım. Sonra gelir, kavgayı bir kenarda izlerim. Bakarsınız belki bana yeni bir av çıkar da, heybemi bolca taze insan ruhuyla doldururum.

Ah şu beyaz önlüklüler olmasa!

Günün Diğer Haberleri