Bank...

Yazan : Reyhan Mete Erdoğdu - BANK...
Advert

ÖYKÜ - 13-08-2022 06:06

BANK... 

Başında eskimiş kaskatı kesilmiş boz kasketi, sararmış, kontrol edemediği parmaklarının arasında eğreti duran yarısı şimdiden ciğerlerini şenlendiren sigarasıyla kendisi gibi çoktan kamburlaşmış bankın üzerinde derin düşünceler içerisinde kaybolmuştu yaşlı adam. Aklı son zamanlarda gidip gidip geliyordu. Her kayboluşunda kendini bulmak için bu kimsesizlikle, çam kokularının harmanlandığı parka gelir, dostu olan banka yığılıverirdi. Havanın nemi gözleriyle buluşunca, hiçbir şey görmez yıllar öncesine yolculuğa çıkardı. 

Evlerin devleşmediği, gökyüzünün apaydınlık olduğu, çocukların sokakları çiçeklendirdiği, sevdiceğinin eline yanlışlıkla dokunmak için şekilden şekile girdiği kirletilmemiş o dönemlerin kokusunu içine çekerdi. Ahhh güzeller güzeli Zehra’sı değil miydi onu yarım akıllı, bir başına bu beli bükük banka mahkûm eden? Bank dile gelseydi de konuşsaydı, Zehra'nın dillere destan güzelliğini… Zehracığını görünce dili kekeme olurdu. İki kelam edemeden akşam ezanı okunur, Zehra'nın arkasından öylece bakakalırdı. Yine şimdiki gibi dostuna sığınırdı. Sonra Ahmet’i gelirdi aklına.

Afacan, topaç Ahmet’i huyunu kendisinden, güzelliğini Zehra’sından alan gök gözlü Ahmet’i…

Ahmet önde, o arkasında bu parka gelir, bu banka oturur kağıt helva yerlerdi. Kabına sığmaz çoştukca çoşardı Ahmet. Bir o yana, bir bu yana makaradan yapılmış arabasıyla koşar dururdu. Ahmet koştukça, onun yüreği hop oturup, hop kalkardı. Gözlerinden yaşlar süzülürken cebinden işlemesi sararmış mendili çıkardı. Burnunu çekerken yüreği koca bir “Ahh” çekiyordu. Ahh keşke zamanı geri alabilseydi de, Ahmet’i bu parka getirmeseydi, ya da elini hiç bırakmasaydı… Bilemezdi ki o kırmızı Tofaş(araba) oğlunun eceli olacaktı. Ahmet’in param parça olmuş küçücük cesediyle kendisi de mezara canlı canlı girmişti vicdan yükünü de sırtına yükleyerek… Ne zormuş ölmeden mezara girmek. Canlı cenaze gibi ortalıkta çaresizce gezinmek… Zavallı Zehra’sı hiçbir şey demeden usulca, kimseleri incitmeden oğlunun yanına gitti. Doktor, “Kalbi dayanamamış…” dedi.

Peki ondaki kalp dayanamadı da, kendisinin kalbi nasıl dayanıyordu ki bu acıya? Ruhu Ahmet’iyle, aklı da Zehra’sıyla uçuvermişti meçhullere. O gün bugündür kimseyle konuşmaz yarım akıllı dolanır durur olmuştu yaşlı adam. Ne bu parktan gidebiliyor, ne de bu parka sığabiliyordu. Bulursa bir sigara dumanıyla yarasını deşiyor, Zehra’sına, Ahmet’ine tez kavuşsun diye Allah'a yalvarıyordu.

Gözlerinin buğusunun önünden Ahmet’i gibi gök gözlü bir çocuk hızla kayıverdi. Babası arkasında, top önünde, koşan çocuğa gözleri takıldı bir an.

Babasının çocuğa seslenmesiyle daldığı diplerden birden irkildi. "Ahmet yavaş oğlum." Yüreğinin sesini kulaklarında duydu. Ahmet’i gök gözlü, yumurcak Ahmet’i… Ahmet koşmaya devam ediyordu. Babasının telefonu çaldı. Telefona yönelen adam oğlunu bir an için unutuverdi. Köşeyi hızla dönen arabayı yaşlı adamdan başka kimse görmedi.

Ayaklarına bir güç geldi, yerinden fırladığı gibi kendini arabanın önüne bıraktı. Ahmet korku dolu gözlerle yerde yatan yaşlı adama bakıyordu. Yere düşen kasketi aldı. Olduğu yerde donup kalmış babasına; "Babacığım, bu amca kendini arabanın altına attı, ben bir şey yapmadım." dedi. Baba yutkundu, zorlukla bir kaç adım attı. Yaşlı adamın başına gidip, çömeldi, gözlerinden akan yaşlara hakim olamıyordu. Ne diyeceğini bilemedi, yaşlı adamın elini tuttu, öpmeye başladı." Allah razı olsun, oğlum sayenizde yaşıyor." diyebildi. Yaşlı adamın solgun kanlı çehresinde hafif bir tebessüm ve huzur yerleşti. Son sözleri "Ahmet’im yaşıyor…" oldu. 

Günün Diğer Haberleri