AĞLAYAN KIZ ÇOCUĞU
Yaklaşık on altı saattir mini markette çalışan baba ve oğlu hayli yorgun düşmüşlerdi.
Muhammed, babasına; "Baba, toparlanalım mı artık?" diye seslendi.
Nahit saatine baktı; 22.34’ü gösteriyordu. "Biraz daha bekleyelim, daha vakit var." diye karşılık verdi oğluna. Bir yandan da evdeki küçük oğlunu düşünüyordu. "Şöyle güzel çikolatalı bir bisküvi götüreyim de sevinsin Umut canım" diye geçirdi içinden.
Umut altı, Rüveyda ise on iki yaşındaydı. Bir gün önce de bir çok şey götürmüştü küçük Umut'a ve kızı Rüveyda'ya. Zaten ne zaman Umut'a bir şeyler götürürse Rüveyda'yı unutmaz, ona da götürürdü...
Nahit, bir bardak çay doldurdu ve bir sigara yakıp derin bir nefes çekti içine. Çayını ve sigarasını bitirdiğinde saat 23.04’ü gösteriyordu. Dükkanı toparlamaya başladılar. Dükkanı kapatmak on beş dakika sürüyordu. Her şeyi kontrol edip Umut'a götüreceği çikolatalı bisküviyi aldı ve dışarı çıktı.
Muhammet darabayı aşağıya çekiyordu ki birden Nahit; "Dur dur Rüveyda'ya bisküviyi almadık." dedi. Tekrar darabayı yukarı kaldırdı Muhammet, Nahit içeri girdi ve aynı bisküviden bir tanede Ruveyda'ya da aldı.
Darabayı çekip kilitleri vurdular ve baba oğul muhabbet ederek eve doğru yürüdüler. Ev ile iş yeri arasındaki mesafe yürüyerek yirmi dakika sürüyordu. Araçları olmadığı için her gün işe yürüyerek gidip geliyorlardı. Ara sokaklardan geçerek kestirme yolları tercih ediyorlardı...
Bu gece de yine ara sokaklardan geçiyorlardı fakat bu sefer farkında olmadan daha önce girmedikleri bir ara sokağa girdiler. Ellerinde kağıt bardaklardaki soğumuş çayları ara ara yudumlayıp muhabbet ederek yürüyorlardı baba oğul...
Caddenin uzunluğu yaklaşık iki ya da üç yüz metre idi. İki tarafta da beşer katlı binalar vardı. Caddeyi yarıladıklarında "Usta, usta!" diye biri seslendi. Nahit ve Muhammet dönüp arkalarına, etraflarına baktılar ama kimse yoktu. Devam ettiler yürümeye ve yine biri aynı şekilde seslendi ama görünürde hala kimsecikler yoktu.
Bir kaç adım daha attılar; "Usta, usta!" diye sesleniyordu biri hala. Nahit bu sefer başını yukarı doğru kaldırdı ve binanın üçüncü katındaki bir balkondan aşağıya bakıp kendilerine seslenen adamı gördü.
"Efendim" dedi Nahit.
Balkondaki adam; " Ya şu arabadan bir çocuk ağlaması geliyor bakabilir misin?" dedi.
Nahit, binanın önüne rastgele park edilmiş arabaya yaklaştı, arka koltukta beyazlar içinde tahminen üç yaşlarında, sarı saçlı, beyaz tenli, güzel mi güzel bir kız çocuğunun hüngür hüngür ağladığını gördü. Arabada başka kimse yoktu.
Nahit balkondaki adama seslenerek; “Bir kız çocuğu ağlıyor, arabada bu kızdan başka kimse yok." dedi. Sonra arabanın arka kapısını açmaya çalıştı ama açılmıyordu. Kapının camı tam kapanmamış, bir kısmı açık bırakılmıştı.
O sırada yoldan geçen bir adam daha geldi yanlarına ve; “Bu çocuk boğulur bu araçta." dedi.
"Bir şey olmaz inşallah, kapının camını biraz açık bırakmışlar." dedi Nahit.
"Baba, camın açık olduğu yerden elini içeri sok, belki kapıyı açabilirsin." dedi Muhammet.
Nahit elini camdan içeri sokmaya çalıştı, biraz uğraştıktan sonra içerideki düğmeye basarak kapıyı açtı. Kızı aldı kucağına sevmeye başladı; "Ağlama bebeğim, ağlama bitanem, sen çok güzelsin." dedi Nahit.
Fakat kız hıçkırıklarla ağlıyordu. Kızın söylediği tek kelime “Mama" idi. Nahit mama kelimesinin ne anlama geldiğini biliyordu, Arapça’da “anne” demekti ve kızın Suriyeli olduğuna düşündü bir an.
Kız Nahit'e sarılıyor, onu bırakmıyordu ama ağlamaktan da vazgeçmiyor sürekli; "Mama, mama" diyordu. Belkide su istiyordu. Nahit kızı alıp binanın kapısına doğru götürdü, Arapça konuşarak evin burda mı dediğinde kız başını iki yana sallayarak "yok" dedi.
Derken binanın balkonlarından herkes onları seyretmeye başladı ve beş altı adam aşağı indi Nahit'in etrafına toplandılar. “Bu araba kimin, kim park etti, bu nasıl bir anne, baba ki bu kız çocuğunu arabada tek başına bırakmışlar.” diye sesler yükselmeye başladı.
Nahit kızı arabanın ön kaputun üstüne oturttu ve onunla konuşmaya çalıştı;
"Enti Suri?” Yani “Sen Suriyeli misin?” diye sordu ilk önce. Kız başını iki yana sallayarak "yok" dedi.
Bu sefer Türkçe sordu, “Suriyeli misin?” diye. Kız yine başını iki yana sallayarak "yok" dedi.
Nahit, bu kez kızın ismini öğrenmeye çalıştı;
"Adın ne senin, Emine mi?" dedi ama kız başını iki yana salladı.
"Fatma mı?" kız yine başını iki yana salladı.
“Cemile?, Necla?, Ceylan?. Kız hep başını iki yana sallıyordu. En sonunda "Ayşe mi?" dediğinde bu sefer kız, başını yukarıdan aşağı salladı ve adının Ayşe olduğu anlaşıldı...
Fakat kız ağlamaya devam ediyor, susmuyordu.
Muhammet; "Baba o bisküvileri nereye koydun?" dedi.
Nahit; "Sahi ya şurada, yerdeki poşetin içinde, getir bir tane verelim." dedi.
Bisküviyi açtı ve bir tane kıza verdi. Kız tereddütsüz yedi, bir tane daha derken bisküvinin hepsini verdi kızın eline, kız durmadan yiyordu ve kısa sürede tüm paketi bitirdi. Diğer bisküvi paketini de istedi Nahit, onu da açtı, kız onun da hepsini yedi. Belli ki kız çok acıkmıştı. Nahit balkondakilere seslenerek su istedi. Su geldiğinde bir bardağın tamamını nefessiz içti kız. Bu arada ağlaması kesildi. Kızın açlıktan ve susuzluktan ağladığını anladı Nahit.
Herkes kızın başına toplanmıştı, altı kişiydiler ve ne yapmaları gerektiğini tartışıyorlardı. Nahit; "Ne yapacağız!? tabii ki de polisi arayacağız" dedi. Ve polisi arayıp adresi verdiler. Polis hemen bir ekip göndereceğini söylemişti.
Orada o saatte bulunan bu altı adam arasında konuşmalar devam ediyordu; “Nasıl kıyılır böyle bir çocuğa, bu nasıl bir zalim anne baba?” diyerek seslerini yükseltiyorlar duruma feryat ediyorlardı.
Nahit; “İyi ki bizler denk geldik. Ya kansız birine denk gelseydi, bu kız çocuğuna neler yapılmazdı ki?" dedi.
Kalabalığın yanına kırk yaşlarında bir kadın da geldi. Nahit kadını görünce; “Abla, siz bir annesiniz bu güzel kızı daha güzel sevebilirsiniz." dedi.
Kadın kollarını açıp kızı kucağına isteyince Nahit kızı kadına doğru uzattı ve birbirlerine sarıldılar.
Nahit; "Arkadaşlar, polisler gelmek üzere, bana müsade, benlik bir durum kalmadı." dediğinde orada bulunanlar Nahit’e kim olduğunu, nereden geldiğini ve evinin nerede olduğunu sordular.
Bunun üzerine Nahit; "Bir üst mahallede benim bir mini marketim var, oğlumla beraber orayı işletiyoruz, bu gece eve giderken işte bu olayı yaşadık.” dedi.
Hala üçüncü katın balkonunda duran o adam konuşmaları dinliyordu ve Nahit’e doğru seslendi; “Aslında sizden önce biri daha geçti, ona seslenenecektim fakat nedense vazgeçtim, aradan üç beş dakika geçti ve ağlama sesi kesilmeyince sizi gördüm, seslendim." Bu adamın söyledikleri Nahit'i düşündürdü.
Sonra birinci katta oturan bir adam; "Bu arabanın saat 20:00 da buraya park edildiğini gördüm." dedi.
Nahit saatine baktı saat 23:55’i gösteriyordu. Tam üç saat, elli beş dakika bu çocuk arabada tek başına kalmıştı. Kızın, arabada tek başına bu kadar saat yalnız olduğu gerçeği karşısında Nahit; “Bir anne ve baba nasıl böyle bir vahşet sergileyebilir?” diye düşündü ama “Sonra belki de kaçırılmış bir kız ya da anne babası yoktur.” diye düşünerek kalbini kirletmek istemedi. Hem arabanın plakası da Adıyaman’dı…
Nahit, oğlu Muhammet ile oradan daha otuz metre uzaklaşmışlardı ki polislerin geldiğini gördüler. Artık kız polise emanetti...
Muhammet; "Baba, sen o bisküvileri Umut ve Rüveyda için alırken içimden daha dün bir sürü abur cubur şey götürdün onlara diye geçirdim ama nedense sana bir şey diyemedim. Şimdi düşünüyorum da, demek ki bu kız çocuğu içinmiş o bisküviler." dedi.
"Garip bir olay, hiç geçmediğimiz bir sokakta bulduk kendimizi. Üstelik bizden önce geçen biri olmasına rağmen, ona değilde, bize seslenildi." dedi Nahit.
Baba ve oğul bu olayın hikmeti üzerinde konuşarak yüreklerinde tarifsiz bir huzur yaşadılar...
Editör: Ümmügülsüm Hasyıldırım
